Mahallede yaz akşam üstü

Güneş ikindin vaktini geçirdiğinde, Çakarların İsmet annenin meydana bakan evlerinin duvar dibi tam gölge olurdu. Çok düzgün kaymaklı beton atılmış olan bu eşik taşı ve bir basamaklı merdiven mahallenin ihtiyar kadınları için her akşamüzeri toplanıp oyunlar oynayan mahallenin gençlerini izlemek, Mahallenin kızları için turlayan köyün delikanlılarını da bizzat görmek için en doğru yerdi onlara göre.

Diğer kısık başından hayati amcamın annesi Melek nine yavaş adımlarla bizim kısık başındaki kaba çeşmeye doğru yürür, ki şebeke çeşmesini önlerine siper edip arkasında oturan Galip dedenin eşi Safinaz nine ile karşı kapı komşusu Hicabiye yenge ve Taliha yengemin annesini de alır yavaş yavaş acelesiz adımlarla bizim kısık başında görünürlerdi.

Kazım dedenin köşedeki hanayı ve berber Mehmet amcanın biriket duvarlı böceklik damına bitişik toprak sıvalı yüksek bahçe duvarının gölgesindeki kısık başı her zaman hamam bayırından gelen hafif esinti nedeniyle serindir, Ninelerin bolca durmalı, bolca sohbetli bu yavaş yürüyüşü rahmetli babaannemin porta kapısına safinaz ninemin elindeki değnekle vurmasıyla koşarak kapıyı açan ben. Kapıyı açtığımda karşımda genç kızlar gibi çiklet çiğneyen Safinaz ninem ve güler yüzü. Gümbür gümbür sesiyle ocak başında kızartma yapan babaanneme seslenişi “ moru sen hâla iş mi yapıyon, bırak, bırak gelinle, gızla yapsın, nasıl öğrencekler gıı”

Bu kendinden emin devlet ana görünümlü ,yüreği insan sevgisiyle dolu Safinaz ninemin beni göstererek “ Bu çocuk okiycek Atatürk gibi adam olacak” övgüsü hep çocukluk gururumu fark etmeden okşamıştır.

Babaennem porta kapısından çıktığında artık oldukça yaşlı olan Hatice ninede evlerinin merdivenlerinden duvara yakın tutunarak inerken ben koşturup kendimi ona değnek yapar omzumdan tutan ninemi oturacağı yere kadar götürür babanemden ve Çakarların İsmet anne dahil orada oturan tüm ninelerden “aferim” i kapardım. O gazla da meydanda tek kale maç yapanların top oyununa dâhil olmak için koşardım.

Rahmetli Danacıların Ahmet amcanın annesi Nuriye nine ve Rahmetli Zühtü amcanın annesi Nazmiye nine onlarda bu gölgedeki yerlerini aldıklarında, genç kızlar başlardı toplanmaya, Mahallenin delikanlıları İlyas abi, Köylülerin Mehmet abi,Süleyman amcam, bizim tek kale maçımıza salça olur meydan dan Zühtü amcaların küçük hayvan damına doğru kurulmuş kaleye şut atarlar zemini hayvanların altına aldığı otlarla dolu bu kalede uçarak kurtarışlar yapmak ise bizleri heyecanlandırır sıra bize gelsin diye beklerdik.

Kaleyi kurduğumuz yerin az ilerisinde sınır taşlarının kuyuya yakın, Büyük dut ağacının gölgesinde toplanan kızlar ip atlamak istiyorlar ve İlyas abiden büyük kamyon halatını vermelerini istiyorlar. İlyas abi hep kemerinin sağ arkaya yakın asılı birçok anahtardan biri olan kamyonun anahtarını Kız kardeşi Nazan’a uzatıyor ve uzun Halat az sonra meydanın en düz yerine getiriliyor.

İp çevirmek ve uzun ip çevirmek biraz erkek işi olduğundan Erkekler ip çeviriyor ve kızlar sırasıyla çok düzgün hiç takılmadan çevrilen ipten geçiyorlar. Nurdan, şimdi Şükran abla, Nazan, Selda ,sonra yukarı mahalleden gelenler, Kamalıların kadirin ablası ve Sevim abla, Arkadan Sevinç ve Nurcan, yaz tatiline gelen Safinaz ninemin torununun çocukları Gülsen abla, Aysen, Nurten kısığın başından görünüyorlar,onlara bahadırın kızkardeşi Berin ve dayısının kızı İpek yetişiyor, Emine halam, Yücel halamın kızları Sema abla ve Esra kısık başını dönüp bize doğru geliyorlar. Kızkardeşim Çiğdem Esrayı görünce koşarak onu karşılıyor. Çiğdem, Nurten, Aysen,Berin, İpek, İstanbuldan Senar halamın kızı Ayçin ve Esra büyükler nasıl yapıyorsa öyle yapmaya çalışıyorlar ip atlarken.

İp atlama gittikçe zorlaşıyor ve şimdi çift halatla çevirme yapıyorlar bu daha uzmanlık isteyen atlama tekniğini herkes beceremiyor ve vazgeçiyorlar.

Komşumuz Danacıların Ahmet amcanın oğlu Hüseyin, tekelerin Süleyman amcanın oğlu Selami, Tevfik çavuşların Rahmetli Ahmet amcanın oğlu İsmail, Senar halkamın oğlu Aydin ,Hayati amcamın oğlu Halil, Birsen halamın oğlu Bahadır, Yücel halamın oğlu Önder yukarı mahalleden Kadir ve Ayhan bizler hala ufak bir topun peşinde gol atacağız diye koşmakla meşgulüz. Bu arada Köyün delikanlıları bir yukarı bir aşağıya ikili, üçlü, dörtlü guruplar halinde geçiyorlar ve biz ve nineler kimin kimin yavuklusu olduğu konusunda tahminlerde bulunuyoruz. Almanya’dan ya da diğer şehirlerden köyümüze kendi arabasıyla gelmiş, babasının arabasıyla arkadaşlarını mahallemizden geçiren gençlere daha bi gıcık bakılıyor, ben ve benim gibi düşünen küçük horozlar mahallemizin kızlarını bu durumdan kurtarmak için yola taşlar koyuyoruz geçmesinler diye. Nineler hep bir ağızdan bağırıyorlar “ çekin o taşları bakem”

Evde gelinlerin işlerini bitirip az nefes aldığı bu dakikalarda rahmetli Ayşe yengemin sesi duyuluyor “ Gülten, gel kız bizim ne eksiğimiz var” Cemile yenge, Annem, Ayşe yengem bir sıra ip atladıklarında sonra biraz edepten biraz terbiyeden “ ocakta yemeğim var” bahanesi ile hemen evlerine geri dönüyorlar.

Bu arada kızlar ipi bırakıyorlar ve taşların üzerinde oturmak için yerlerini alırken Nazan’ın sesi duyuluyor, “Seldaaaaa” sese doğru baktığımda yukarıya doğru yükselen bir top ve sonra top aşağıya düşerken topu tutan Selda bağırıyor “istop” ve o bağırıyor “ Seviiiim” ve topu yukarı atıyor. Top yukarı atıldığında herkes temkinli olarak yarı kaçıyor, yarı bekliyor. İsmi söylenen topu tutarsa uzakta kalanın ismini söyleyebilir. Topu tutamaz ve yere düşürürse. O zamanda ebelikten kurtulması için birini topla vurması gerekir. Bu oyun bizim de Süleyman amcamlarında ilgisini çekiyor ki hep beraber küçüklü büyüklü bu oyunu oynamaya başlıyoruz.

Hava kararmak üzere ve Annem bana sesleniyor, “ Tamer, hadi İnekleri saldım” işte her akşamüzeri olan yine oldu. Şimdi ben bu oyunu bırakıp horoz çeşmeye sulanmaya giden ineklerin peşinden gitmek zorundayım. Oyuna acaba yetişir miyim? diye inekleri biraz daha hızlı sürmek istiyorum ama nafile, onlar istedikleri gibi temposuz gidiyorlar Horoz çeşmenin karşı sokağı Fatma ninemin sokağı, Annemin anneannesi, köşe binanın gölgesinde oturuyorlar birkaç kadın ve Ayşe ninemle, koşup elinden öpüyorum “ Bubanene,bide kızanıma silam süle” diyor. İnekler eve doğru gitmeye başladığında koşarak yetişiyorum fakat tam o sırada Muhsin abilerin evin önünden geçerken onların inekleri de horoz çeşmeye çıkıyor ve inekler birbirlerine pis pis bakıyor birbirlerini süstü süsecekler, Muhsin abinin babası tam vaktinde çıkıyor ve gerekeni yapıyor ve bizimkiler evin yolunu tutuyor. Fındıklı cami hocası arkadaşım Mustafa’nın babası camiye doğru gidiyor ileride bizim kısığa yakın sanırım ezan vakti yakın. Dönüş yolunda daha hızlı geliyoruz çünkü inekler biliyor ki her döndüklerinde yemlikler dolu oluyor.

Mahallede oyun tüm hızıyla devam ederken ben ve benim gibi birkaç eksik var inekleri dama sürüp tam sokağa koşacakken Fındıklı camiden ezan sesi her şeyi bitiriyor. Çocuklar koşarak, nineler ağır ağır evlerine dönüyor. Yavuklusunun akşamki düğüne gidip gitmeyeceğini anlamak için midir, yoksa bak ben buradayım demek için midir, Delikanlılar bizim mahallede dolaşırken telef oluyorlar. Her tur atarken kısıktan yukarısı rampa, Üvceğin orda Çeştemele doğru yine rampa benzer mi orta mahallede turlamaya. Eee bizim mahallenin kızları da rampayı düz yapar adama..

Her evde istisnasız tüm aile birlikte oturarak akşam yemeği yerdi, Aile büyüğü pişirilmişlerden olmadığını, onlara da kokmuştur diye düşündüğü komşulara tabakla gönderirlerdi, dışarıdan misafiri olana komşulara iki karpuz, bir sepet üzüm göndermek çok sıradan bir komşuluk ilişkisiydi. Mahallede o gün kim ekmek pişirdiyse, komşu payından bize de bir somun gelir, gelen taze fırın ekmeğinin sofra bezi üzerinde dedemin dut bıçağıyla kesilirkenki kokusu mest ederdi hepimizi. Ev ekmeğinin kıtır kıtır kıyı dilimini tepsiden alıp koklayarak ısırmak hâlâ bugün gibi hatırlıyorum.

İşte Sarıköy’deki o yaz günlerinden bazı güzel hatıralar aklımızda bazıları ise damağımızda kaldı.

Bu vesile ile hatırlayıp andığımız unutup anmadığımız artık aramızda olmayan tüm hısım, akraba, komşu ve aile büyüklerimizi minnetle anıyorum. Biz onlardan razıyız,Allah da onlardan razı olsun,Cennet mekanları olsun.

Gelmicekler biliyorum da insan özlüyor işte……

Tamer Gödekoğlu

Uzayan gölgeler

Babamın çizmelerini giydiğimde biraz daha büyüdüğüm yaşlardı, bayır tarlasına ilk defa o yaz bir barınak yapıp tüm inekleri ota bırakılan tarlaya salmıştık. Yaz bitmiş artık sonbahar yağmurları kara kara bulutlarla gelip geçmekteydi. Sonbaharda Hamam bayırı ve köy korusu bir başka renge bürünür, meşe ağaçları, kızılcık, sakız ağacı ve bir çok adını bilmediğim ağaçların kırmızı, sarı, kahverengi, yapraklarıyla arada tek tük yeşiller inanılmaz renk cümbüşü olurdu. Akşam üzeri birde gün batımındaki kızıllık eklendimi seyrine doyum olmazdı Ulukır köyü, Ayvalıdere, Yortan manzarasına, uzakta mavi kapıdağı.

O zamanlar düşünürdüm bu Yortan köyündekiler ne kadar şanslı diye akşam üstü güneş bir saat öncesinde ayrılmış olurdu Elbizlik, Çakıroba Sızıköyden fakat en son şanslı Yortan”a veda ederdi.

Sarıköy ovasında artık uzayan gölgeler bitip kavak ağacları üstündeki sivrisinek oğulları dağıldığınd, alaca yerler karanlığa, uzakta köy ışıkları daha bir parlaklığa bürünür işte tam o sırada Ulukır dan hoca efendinin akşam ezanı rüzgarla karışık kesik kesik gelirdi.

Son bir saattir babam, amcam, ve benim birlikte sağdığımız ineklerin sütleri tenekelere sonra kapağı lastikli güğüme dökülür, buzağılar salınır ve süt güğümü saplarından ağaca kancalı zincirle aslırdı, gece ayazında bekleyen süt sabah sütü ile birleştirilir ve Rahmetli dedem 135 masey ferguson traktörünün arkasındaki çeki demirine bağlı elma kasasının içine bu iki bidonla hoplaya zıplaya, köye gider anneanemlerin mahallesindeki kaba çeşmenin arkasında sütçü amcanın topladığı yere sütleri döker küçük dışı mavi kaplı çep tefterine karşılıklı tarih ve litresini yazarlardı.

Sabah sarıköye giden traktörün arkasındaki römorkta ayakta dikilerek giden babam ve Süleyman amcamın tepenin üstünde gözden kaybolana kadar arkalarından bir süre bakar, biraz kırgın ve ineklere kızgın kalırdım bayır tarlasında Kurt ve Yaşar ile . Yaşar babamın atı, Kurt benim köpeğimin adı. İnekleri salıp önce az ilerideki dere yatağındaki birikme suya götürüp su içirir çayıra döndükten ve geçidi dallarla kapatıktan sonra eğersiz bindiğim yaşarla upuzun tarlanın bir başından diğer başına dörtnala koşar, rüzgarı yüzümde hissederdim. Kurt un kocaman dili dışarıda peşimizden gelişi havlayarak neşesini belirtişi beni kendime getirir, tarlanın ortasındaki meşe ağacının dalında asılı heybeye yaklaşır attan inmeden alırdım. Tıpkı geçenlerde televizyonda izlediğim filimde ki kovboy gibi..

Sabah dedemin getirdiği sıcacık ekmek, ve kırmızı helva, dünden azığımızda olan peynir ,yeşil biber ve domatesten oluşan harika kahvaltıda ekmeğimi kurtla paylaşmak onun minnet dolu bakışlarındaki keyfi, dostluğunu hissederdim. Yaşarın kıskançlık kişnemelerinide avcumdan yediği domatesler keserdi.
Kahvaltı sonunda doğanın içinde elde çakı yürümek, genelde nakaratını ezberlediğim söylemeye çalıştığım şarkılar, uzaktan duyulan bir başka çoban ve sürüsüne ait çan sesleri, yarenlik edecek birinin yoldan geçerken uzaktan selam verişi,Ben daha selam vermeden Kurt un o tarafa doğru havlaması, gölgede çakılama oyununda kendimi test edişim ve öğle yemeğinde karpuz peynir ekmek ve Yaşara elimden doğradığım karpuz kabuklarını yedirişim. Tüm bunlar gün boyu beni duygudan duyguya götürür vakit nasıl geçer anlamazdım. Kafamda Sarıköy panayırından aldığım hasır kovboy şapkası atın üstünde gölgemiz tıpkı filimdeki o kovboy gibi….

Akşam babamın geldiğinde “hadi ateşi yakın bakalım” derken gocuğunun üstüne içinde dört kocaman kangal kasap sucuğu olan torbayı atması ile içimi kaplayan sevinç.

Sucuğu keyifle yerken kocaman korlu ateş karşısında, amcamın kızartığı ekmeklerin kokusu nefis kasap sucuğu kokusuna, onların kokusu, közlenen patlıcana karışırdı.

Babamın dizine yaslanarak karnım doymaya başladığında tekrardan düşünürdüm,

“Allah’ım hani bugün hep şu okullar bu yıl erken açılsın” diye dua etmiştim ya..

Galiba, Normal zamanında olsa da olur.

Tamer Gödekoğlu