2020 den beri

2020 normal doğum ve herşey normaldi başlarken. Sonra Şubat oldu işler karıştı.
📌 Ben ve eşim kızımızın başarılı Erasmus eğitimi son günlerine denk getirdiğimiz, ve kızım ve eşimin bizzat programladığı Avrupa gezimizden sonra sömestr tatili, Kızım ve oğlumun istanbul buluşması ve Kuşadası’nda uzun süre sonra tüm aile bir kaç güzel gün geçirmiştik. Mart ayı itibari ile de Corona Virus salgınının ülkemize sıçraması benim ani Sarıköye gelişim ve “şimdi geldi” “orda var” “burda yok” derken virüs her yerde oldu. Bizler zorunlu evlere tıkıldık kaldık. Önce 0-14 sonra 65 yaş üstü, derken hafta sonları, Korkarım Milli ve Dini bayramlarda da evdeyiz. Eminim her birimizin bizimkine yakın hikayesi var.
.
📌Bu süreçte üzerimize düşeni eşim ve kızım Kuşadası’nda, oğlum İstanbulda bende Sarıköyde hakkı ile yaptığımızı düşünüyoruz çünkü zorunlu olmadıkça dışarı çıkmadık ve çıktığımızda da hic bir önlemi elden bırakmadık. Maske, kolonya, eldiven, dezenfektan, sabun kullanımı vb hijyen kurallarına taa en başından beri yüksek önem gösterdik ve taşıyıcı olma korkusu ile sadece aile büyüklerimiz değil hiç kimse ile temas etmemeye özen gösterdik.
.
📌Herkes gibi biz de öpmenin, sarılmanın, dokunmanın, el öpmenin, sevdiklerimizle dip dibe oturmanın ne büyük bir değer olduğunu, arkadaşlarla toparlanmanın, gezmenin, yürüyüş yapmanın, dışarıda yemek yemenin, kuşadası sahilde, İstanbulda boğazda yada Sarıköyde akraba ziyaretinde bir çay içmenin bile ne büyük bir özgürlük olduğunu farkettik ve bu saydıklarımızın hepsini çok özledik.
.
📌Çok yoğun çalışan insanlar olarak eşim- öğretmen , kızım- üniversite öğrencisi, oğlum- avukat ve ben emekli fakat yıllarca çok yoğun turizmde yönetici olarak evde tam bir gün bile geçirmenin ne kadar dinlendirici olduğunu düşünürdük, bu süreçte evimize, dinlenmeye ve uykuya doyduk… 😍 belki ben hariç😀.
.
📌Ev ile ilgili ertelediklerimizi tamamladık,eksikleri aldık, değişeceklerin yerine daha iyisi alındı, tamir edilmesi gerekenleri onardık, bahar temizliği yaptık, evin bahçesinde eşim ve kızım harika işlere imza attı, ben Sarıköy de ekmedik birşey bırakmadım çiçekten, kabak, susak, biber, domatese kadar. Oğlum sadece evin tadını evden çalışarak çıkardı istanbulda bekar evinde ve Sarıköyden gerek Kuşadasına gerekse İstanbula gönderdiğim bir kaç kargo mutluluğumuz oldu ailecek.Ben Sarıköyde evde sevmediğim bazı yerler vardı onları da değiştirdim. Eşim ve kızım online çalışmada büyük başarı gösterdi, eee bilgisayar mühendisi kızının desteği ile eşim evden öğrencilerine ders verdi, öğretmen arkadaşları ile online görüşüp zümre yaptı. Ha bide dizi/film izlediler bol bol😀. Oğlum avukatlık iş temposundan arta kalan zamanda kitap okudu. Ve her birimiz olduğu yerde bol bol hayal kurduk gelecek güzel günlere dair… Bir an önce her şeyin bittiğini, tüm dünyanın sağlığına kavuştuğunu, işlerimizin başına döndüğümüzü ve tadı damağımızda kalan seyehat ve tatiller,fırsat buldukça da tekrar yollara düşüp tatil ve gezebilme, gezecegimizin hayali.. kızımın Italya eşimin Kore benim Türk Cumhuriyetler gibi… Kortan nereye gitmek ister acaba? Belki de gelin bilir 😀.
.
📌Boş durmadık! Yani….Bir sürü planımız var, bizde saklı bir sürü! Yalnız şu an tek isteğimiz daha fazla kayıp vermeden şu salgını bir an önce yenmek. Her şey düzeldiğinde yine bir arada hoşca vakit geçirmek belki birlikte seyehat yepyeni yerleri gezip deneyimlerimizi yenilemek güzel anılar biriktirmek. Belki Kuşadasında evimizin bahçesinde hep birlikte olmak. Belki Antalya belki istanbul buluşması? Sarıköy neden olmasın? Bir sürü dedim ya. O zamana kadar eski fotoğraflara bakıp iç geçirmeye ve plan yapmaya devam 😅.

📌He bu arada unutmadan. Sokağa çıkma kısıtlaması bizim iyiliğimiz için, gelecek güzel günleri daha yakına çekmek ve bu plan ve isteklerin biran önce hayata geçmesi için gerek şart. Virüs gözle görülmeyen nerde olduğu bilinmeyen bizi kullanarak çoğalan ve bu arada bizi yani insanları öldürebilen bir tehlike. Sosyal mesafe, maske kullanımı, kişisel temizlik, gerekli olmadıkça diğer insanlarla temasızlığa dikkat bizi zafere götürecek. Birlikte yeneceğiz.
Şimdiye kadarki bölümde Sizin hikayeniz 2020 nasıl? Aynı değil mi?
Esen kalın
Tamer Gödekoğlu

Hayat(ım) Nerde?

Türkiye nüfusunun %73 ü şehirlerde yaşamaya başlamış… ben ilkokula gittiğim 70li yıllarda %70i kırsalda diye öğretildiğini hatırlıyorum. 50 yılda büyük değişim, fakat bu oranda son yıllardaki büyükşehir yasası ile köylerin mahalleye dönüşüp şehirli nüfusa dahil olması ne derece etkili düşünmek gerek. Sarıköy de öyle olmadı mı? Bir gece önce köylü olanlar ertesi sabah herbir birey Gönen mahhalelisi olarak şeherli olduk. İlginçti. Alıştık mı? şehirli olmaya, ortada kaldık bence, fazgeçemediklerimiz ve özlediklerimiz hâlâ çok fazla. Ve şehir hayatı farklı, biraz değişik, biraz zor, bilenler bilir. Kırsalda çok mu kolay hayat? Tabi ki değil.

Şehir hayatı ülkemizde de diğer dünya ülkelerindeki kadar zordur, şehir hayatı farklıdır, değişiktir, güvensizdir,paranın hayatla denge kurmadaki payı yüksektir,kaos doludur ki, o gürültüden ve kargaşadan, koşuşturmadan kalbinin sesini duymaz olur insan bazen. Tökezler, yolu kaybeder, yanlızlık girdabında çabalar durur, bir samimi dost sese muhtaç olur. Yorulur. Azalır insan. Köyde yada düzeltelim birbirini tanıyan bilen ama evellini,ailesini,kişiyi bilen küçük toplumlarda toplum baskısı, biz buna ahlak kuralları, anane, gelenek ve görenekler ile kişi daha rahat hareket eder, sınırları bellidir. Bu rahatlık samimiyetten, güven duygusundan gelir. Şehirde birbirine eyvallah etmeyen aynı apartman, sokak, cadde, mahalle insanı için hangi görenek hangi değerler? Kalabalık rahatlığı.

İster şehir ister kırsalda yaşasın fark etmez, sıkça durup kendimizi dinlemek gerek. Çünkü, her birimiz gerçekte en derinde biliriz; geleneksel yaşantımız ve tecrübemizde doğruyu da yanlışı da, haklıyı da haksızı da, günahı da sevabı da… bu nedenle bazen durmak gerek. Durup kendinizi duymak gerek. Değişiklik zor, vurdumduymazlık kolaydır, ama nereye kadar?

Kırsaldaki şehre, şehirdeki kırsala bir arzu var yaşadığı hayata dair bıkkınlıktan gelen.Şimdi öncelikle, acele karar vermeyin. O zaman sizin de herkesten farkınız kalmaz. Hayatın küçük bir parçasına bakıp, tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Ne demek bu?, Denize kenarına gitseniz ve kafanızı suya soksanız ve hiç balık görmeseniz, Bu denizde hiç balık yok demek değildir. Siz görmediniz. Hayatın o anında küçücük bir bölümünde yaşadıklarınızla tümünü etkileyen davranış ve karardan da kaçınmak gerek. Güzel sòzdür severim.”Uzaktan davulun sesi hoş gelir, git birde çalana sor”

Karar aklın durması halidir; karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur. Fakat aklımız bizi daima karara zorlar; çünkü gelişme halinde olmak, araştırmak, yeni şeyler denemek tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa hayat süresindeki bu kısa mola gezinin bittiği anlamına gelmez ,hayat sona ermez, devam eder.

Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz. Fakat araştırırsanız durmaz, kabul etmez, çabalarsanız. Yatan ASLAN mı gezen TİLKİ mi akşam karnı tok uyur? Şu yanılgıya kapılıp durmayın, hiçbir insan diğerinden yüksek değildir, doğru. Hiçbir insan diğerlerinden aşağıda da değildir. Eee bu da doğru. Fakat bu iki doğru bizi bir yanlışa itter, insanlar eşittir. Yanlış. Yasal olarak evet, kanunlar karşısında evet, gerçek güncel hayatta İnsanlar farklıdır, özeldir,tektir,nadirdir ama eşit değildir.

Şimdi, hayat size istediğiniz insanları değil, ihtiyacınız olan insanları verir. Öyle ki bu insanlar size yardım edecek, sizi incitecek, size acı verecek, sizi terk edecek, sizi sevecek ve olmanız gereken insan olabilmenizi sağlayacaklar, yonta yonta, ilave ederek, bir parça kopararak, canın acıyacak, güleceksin bazen taki sen olana kadar, geçen süreç senin hayatın. Bir provasını bile yapamadığın hayatın. Malesef.

Unutmayın, Sorun size göredir, dün vardı, bugün de var, yarın da olacak, önemli olan sizin sorunu çözebilme yeteneğiniz, duruşunuz, ilişkileriniz, maneviyatınız, Acı öldürmezse direnci artırır. En parlak sabah en karanlık geceden sonra gelir. Baharın kıymeti sert kıştan sonra anlaşılır. Siz ne aradığınızı bileceksiniz ki bulduğunuzu fark edin. Yani konu sensin, donanımlı, bilgili, çarpa çarpa direnç kazanmış, tecrübeli işte tam burda devreye şanş denilen bahanede girer. Müthiş bir sığınaktır.

Aşamadığınız duvarı geçmek için bazen bir kaç adım geri gitmek bir sonraki hamleniz için gerekir, duvar dibinde ağlamaktan çok iyidir ve yenilgi değildir. Özür dilemek erdemdir, zayıflık değil, Sevdiklerinize çok geç olmadan sevgiyle sarılın. Bitmez sanılan günler sayılı, birgün gelecek birgün kalacak hiç bilmeden. Hayatınızda değişiklik istiyorsanız, kendinizden başlayın. Yaptıklarınızdan bazılarını yapmamak, yapmadıklarınızı yapmaya başlamak gerek. Kolay değil. Tabi ki imkansız hiç değil.

Yaşadığınız hayattan memnunmusunuz? O zaman tüm okuduklarını unut. Zaten başarmışsın sen. Gerek olan tek şey, şükür.

Tamer GÖDEKOĞLU

Değiş(t)im!!

Hayatınızın değişmesini istiyorsanız
yaptıklarınızdan bazılarını yapmamalı,
yapmadıklarınızdan bazılarınıda yapmaya başlamalısınız.


Sarıköyde bahar sabahlarında gugukçuk kuşlarının ötüşünü duymak hep hoşuma gitmiştir. Az dinlesen, ne diyor yavuklusuna acaba, belki yeni gündür, belki bahardır konusu muhabbetin, hiç umurlarında değil yan tarafta televizyon haberlerindeki gündem birinci maddesi korona. Seçtiği eşine bu kadar istek ve arzu ile kur yaparken, hafta sonu yine sokağa çıkmadan evdeyiz demiyordur herhalde, daha bir sevgi sözleri falan hayal ediyorum her gugukcuk sesinde nedense.

Bu topraklarda insanların yüreğine umut dolduran özel zamanlar vardı geçmişte. İlkbahar, nevruz, Hıdırelez, gencer, panayır gibi, şimdi yeşil görmeye hasretmiş gibi şehirli gibi olduk köy yerinde, büyük şehirdekiler ne yapsın bu karantina günlerinde, tek gördüğü karşı apartmandaki komşu pençeresi ise.
Her sosyal olayda yada uygun her fırsatta birarada, beraber, hepbirlikte olmayı seçen kırsal kesimde artık hepbirlikte olacak kalabalıklar da yok, var olanlar sessizliği seviyor kafaları kaldırmıyor onca gürültüyü, telaşı ve enerjileri yok gencliklerindeki gibi. Birde şimdi yaşı ileri olanların sokağa çıkmama hikayesi..”yoktu bunlar eskiden, bunlar yeni dünya düzenleri” diyor dinlediğim amcalar, dedeler.
Aha işte öten gugukçuklar zeytin ağacı dalında birlikte bir yuva yapıyor bizim bahçede. Şimdi gördüm, sabahtır dinlediğim mutlu şarkıların sebebini. Havada gerçekten aşk kokusu var bahçede, korona korkusu yerine, mis gibi ada çayı kokusuna yeni açan demirhindi kokusu eşlik ediyor, taze soğan sarımsak, yeşil bakla kokuyor bahçenin teni..
Şehirlere hapsolmuş hayatlarda, yaşadığı yaşa ait zamanı çalıştığı işe ipotek edip aysonu geldiğinde tüm faturalarını aldığı maaş ile ödediğinde mutlu olan. Eksik kalanı rakamı kredi kartına borçlanarak ödeyen ve olmasa da mutlu görünmeye çalışan insanlar bu kuş sesine, bu koku şölenine hasret. Ruh dinginliğini aldığı yatıştırıcı hapta arayanlara bu daha ucuz terapiyi bağıra bağıra anlatmak istiyorum. Kuş sesini, doğayı dinleyebileceğin bir yere git, şehrin gürültüsünün artık seni sessiz sessiz dövmesine, hırpalamasına izin verme, ömür törpüsü bu düzeni değiştir. Değişmek mi?
İşte erkek gugukçuk yine kur yapıyor sevdiceğine bu defa daha bir gururlu kanat çırpışı başını öne arkaya atıyor sebeb? az önce diğer erkeği kovaladığı için..Havan batsın, yürüyüşü bile değişti. Oğlaklar annelerini emmiş şimdi etrafıma toplanıyor meraklılar,gözleri gerçekten güzel.

Yeni yıl bir mihenk taşı gibidir.Her sene yeni yılın ilk günü yeni bir istek doğar her insanın içinde değişmek ve daha iyi yaşamak ile ilgili, belki de bunun en kestirme yoludur birkaç milli piyango bileti şehir hayatında sıkışmış ekonomik hayatlarda. Cepte bilet ile son on gün kafada acabalar ile yeni yıla adım atmak az da alkol, yeni yıla nasıl girersen tüm yıl öyle geçer bahanedine sığınıp iyi bir sofrada iyi içecekler, iyi arkadaşlar ve son 9-8-7..1-0 yuppi işte o pembe olacak yıl geldi. Uğrunda kendini değiştirmek ile ilgili hiçbirşey yapmadığın fakat sihirli bir elin hayatını daha iyi yapacağına inandığın o yıl, zaten biletler de cepte. Bütün gece acabayı hep ümit kısmında tuttuğun, olumsuz hiçbir sonucu düşünmek istemeyerek geçirdiğin, ümitle karışık bana çıkmaz derken, kafadan yapılan hesaplar, söylemekten korkulan istekler, bu ve buna benzer düşüncelerle değişmeye çalışıyoruz. Kendimiz zaten zor olan hayatı biraz daha zorlaştırıyoruz çok ümit ederek direncimizi kırıyoruz. Oluyor mu? Olmuyor bak yine 2 amorti beş bilete, oysa çocuklara ayrı, eşine ve annesine süpriz çeyrek bilet alıp arkasınada isimler yazılmıştı, haykıracaktık büyük ikramiye çıksa. Eh işte dört rakam şurda olsa, bu beş buda yedi olsa baştakide sekiz olsa, tutacaktı. Kaçırdın talih kuşunu bu yılda, belki izmirli talihliye uçarken üstünden geçti kim bilir.. Yağmur yağdığında ne yapıyor bu kuşlar üstü açık yuvada merakla düşünürken tavuk yumurtladı kümeste ve bayan tavuk ortalığı birbirine katıyor gıt gıt sesiyle, on tavuk yedi yumurta, hergün… seviyorum tavukları.. Bugünkü yumurtaları dayı kızına verelim.

Geçen yıl bu zamanlar yerel seçimler, kazandı, kaybetti muhabbetiyle, savaşların gölgesinde turizmde rekorlar vardı.Kim öngörebilirdi ki dünyada seyehat etme korkulu bir akyivite olacak tatil yerine, hangimiz inanırdı, okullar, camiler,oteller,kahvehaneler kapanacak düğün dernek olmayacak, belli bir yaş altını evde oturtacaksınız, sevdiklerinizden sevdiğiniz için uzak duracaksınız. Hayat süprizler ile dolu ve biz hazır değiliz bu yüzden süpriz ya zaten. Tüm bunlara rağmen provası olmayan yaşadığınız hayatı değiştirebilecek tek kişi sizsiniz. Evcil hayvanlar ilginç,Kuluçka makinasında çıkan tavuk civcivleri annesiz,babasızlar fakat çok umursamıyorlar bunu hatta baba horozun her ötüşünde kaçışıyorlar sağa sola bir tehdit gibi ve hayatı çok iyi biliyormuş gibi mutlu sevinç çığlıkları var ben her yem, yeşil çim verdiğimde. İlginç.

Değişim, çoğumuz için olmuyor değil mi? Yıllarca değiştirmeye çalıştığımız alışkanlıklarımızı değiştirmeye haftalar yetmiyor. Eğer değişmekte zorlanıyorsanız, bilin ki yalnız değilsiniz bu genelin sorunu.

En büyük başarıları elde etmiş insanlar bile, kişisel konulardaki değişimlere gelince sınıfta kalıyor. Eski Amerikan başkanı bile dünyayı yöneten en güçlü adam gibi görünsede sigara alışkanlığından kurtulamıyor. İstemiyor mu? bırakmak. tabiki istiyor. yeter mi? hayır. Bal bal demekle ağız tatlanmıyor.

Hayatımızı kolaylaştırdığını düşündüğümüz şeyleri değiştirmek çok zor…
Hele bunlara için iyi bir bahane bulduysak arkasına sığınacak. Daha zor..Gugukçuklar sıra ile yaptıkları yuvaya çer çöp, ince dal taşıyor gagalarında, onları izlediğimi biliyor halleri beni daha mutlu ediyor. Bir dakika koç ve tekelere yonca otu verip geliyorum.

Nerde kalmıştık, evet. Peki imkansız mı? Tabii ki değil. Her şey “nasıl düşündüğümüzle” başlıyor..
Düşünceler, hisleri;
Hisler, davranışları;
Davranışlar, alışkanlıkları;
Alışkanlıklar, karakteri;
Karakter ise hayata bakışımızı oluşturur.
O zaman,
Nasıl Düşünüyorsanız Öyle Yaşarsınız.
Bir düşünün bakalım !
Kazanmak istiyor fakat kazanamayacağınızı düşünüyorsanız, kazanamazsınız.
Kaybedeceğinizi düşünüyorsanız, çoktan kaybetmişsinizdir!
Yükselmek için yüksek düşünmelisiniz!
Bahçedeki Bonçuk çok kıskanç havlıyor sebep,annemin kedisi Uslu hanım paçalarıma mırıltılarla sokuluyor. Gugukçuklar tedirgin oldu elektrik telindeki kırlangıçların yanında meraklı gözlerle kediyi izliyorlar.

Hayatınızın değişmesini istiyorsanız
yaptıklarınızdan bazılarını yapmamalı,
yapmadıklarınızdan bazılarınıda yapmaya başlamalısınız. Bence değişim budur.
En acı yanı, bunun hapı yoktur. SİZ yaparsınız yada yapmazsınız. Bu arada bir ince dal için keçilerin olduğu bahçeyi turlayan gugukçuğa yardım olsun diye piğrenden bahçe süpürgesini alıp bir avuç ince dal kestim ve bahçeye saçtım zeytin ağacı altına daha çok koydum, iyi yaptım bu beni mutlu etti, çorbada tuzumuz olsun. Uslu da yok ortalarda.

Şimdi,İstiyorsunuz ama ne istediğinizi bilmiyorsunuz bu fena, O zaman ne bulduğunuzun nasıl farkında olacaksınız? Belkide hayatınızı değiştirmeye gerek gördükleriniz, ihtiyacınız olanlar hep yakında, elinizin altında belki? ama belki.
Hayatlarımızı yaşarken içinde bulunduğunuz bugünkü durumunuz, dün kadar kısa bir zamanla ilgili değildir, üç yıl ,geçen yıl, 5 yıl öncesinde yaptıklarınız yada yapmadıklarınızın sonucuda olabilir. Hayatımıza yön veren tercihlerimiz mi? Vaz geçtiklerimiz mi? Sorusuna cevabınız net olabilir mi? Geçmişe takılmadan ama ders alarak yarını, geleceğinizi değiştirmek istiyorsanız başlayacağınız en erken zaman ise şimdidir.

Sarıköyde şimdi keçi gübresi ile harman ettiğimiz bahçeye sırık domates,tatlı kıl, üç burun biber ve salatalık fidelerini dikeceğiz, evelsi gün tüm çiçeklerin yoğurt kovasından, yağ tenekesinden saksı topraklarını değiştirirken ektiğim su kabağı ve susak çekerdekleride uç vermiş, mutlu oldum. Tatlı erikte bu yıl çok çiçek var tıpkı ayva, nar, bardaçık eriği ve kayısı gibi..
Annem, canım benim saat 11 kahvesi elinde, bu da bizim modamız oldu.
Biri değiş(t)im mi dedi…
Tamer Gödekoğlu

Ders bitmedi!

Bi virüsün öğrettikleri:
Globalleşen yani küreselleşen, mesafelerin coğrafi uzaklıklar kadar olmadığı, etkileşimin ülke sınırlarıyla bitmediği bir dünyanın salgın hastalıkların daha hızlı yayılmasına neden oluğunu gördük. Enfekte olmuş bir futbol stadını dolduran iki ülke futbol takımı maçı sonrası Avrupanın her yerine dağılan taraftarın bulaştırıcılığı hepimize pahalı bir ders oldu en çok da İtalya, İspanya ve Fransaya. Kolay ulaşım, hızlı trenler,uçaklar saatlik mesafelerde en uzaklar.

Uzun süre kırsaldan göç alan şehirler artık güvenli değil, karantina uygulanacağını öğrenen virüsün ilk çıktığı şehir Wuhan’dan kaçanlar 7 milyonluk şehirden gönüllü bulaştırıcılık görevi aldı virüsü Çindeki diğer şehirlere ve dünyanın bir çok ülkesine,hemde başkentlerine üstelik en lüks hava yolu şirketlerinin son model uçaklarında birinci sınıf servis alarak yaptı yolculuğunu, saatler içerisinde hayal edilemez mesafelerde uygun yeni nüfuslara ulaştı ve virüsü taşıyanlar onu hiç fark etmeden yeni nefesler buldu.
Eskiden bir orta direk tanımı vardı toplum ekonomik sınıflamasında bu sınıf şaşkın, ister gelişmiş, ister gelişmekte isterse geri kalmış bir ülke olsun durum hep aynı. Ülkelerde metropollere sıkışan umut sahibi genç dinamik nüfus aradığını, hayal ettiğini bulamadığı gibi geldiği yere dönmeyide beceremez bir hale geldi. Kentleşmenin insanoğlunun sonunuda getirebileceğini bize bu salgın gösterdi, tüm hastahanelerinde 4 bin yoğun bakım ünitesi olan 8 milyon nüfus ve virüs mutlaka herbirine ulaşacak, önemli olan ne zaman. Nüfusun bir bölgeye yığılması değil ülke içinde düzenli dağılması gerektiğini öğretti bize bu virüs. Eğitimin yeterli altyapı ile evde de bir dağ başında da olabildiği tartışılır oldu bu virüs sayesinde. Bu yüzden köyleri, kırsalı kendim için değil -çocukların eğitimi için -bahanesiyle terketmek tarihe karışabilir.
Dijital devrim başlıyor ise dijital altyapıya önem verirken onu kullanacak nesillerin de devrimci, milliyetçi, akılcı olmasının önemini gösterdi bizleri evlere hapseden virüs, çocuklar kusana kadar tablette oyun oynasa, gözleri kan çanağına dönene kadar cep telefonunda ordan oraya sürüklense yada altında pişik olana kadar son model masa üstü geniş ekran bilgisayarında uluslar arası çevrimde bilmem ne oyununu oturup oynasa dijital devrim bu değil bunu gösterdi tüm çocuklara, elma şekeri bitti mi sapı kalır elinde, başladığın yerden geridesin. Oynadığın oyunu, kullandığın teknolojiyi üretip satanlar para kazandı, sen mi? Koca bir SIFIR. Öyle işte.Dost acı söyler.
Satın alırım benim param var martavalının satın alınacak mal yada hizmet bulamayınca pek işe yaramadığını, kredi kartı yada nakit paranın yenmediğini, ısıtmadığını ve korumadığını gösterdi salgın tehdidi. 8 milyar dolar nakit parası olan, içinden kamyon geçen borularla petrol pompalayan şirketin sahibi solunum cihazına onu bağlayacak serum hortumu inceliğinde borudan gelecek oksijene muhtaç öldü, virüsün mesajı netti, zengin fakir tanımam,ben kiruyucu önlem, donanım varmı ona bakarım.
Bu yüzden ithal eden ülkeler panikte, ihraç edenler temkinli tıpkı tok satıcı gibi istediğine istediği fiyata,zor olan tok satıcı olmak bunun için üretmek gerek, rekabet etmek, rakipleri izlemek ve gelişimi takip edecek yetişmiş insan gücü gerek.Yerli üretim bir ülkenin en büyük gücü olduğunu öğretti virüs, anlayana.
Bu yüzden teknolojide, tarımda, sağlıkta, Egitimde, Savunma sanayi, tarım ve hayvancılıkta yerli üretimler zor günlerde tetikleyici etki yaparak, hayat (bir milleti) bizi kurtaracağını gösterdi bu salgın.
Başka neler mi öğretti?
Dur bakalım daha ders bitmedi.
Tamer Gödekoğlu

Covid 19

Sen ne ettin bize Covid?
Ölüm aklımızdan çıkmaz oldu şu karantina gibi günlerde.. sorsan kimse korkmaz ölümden de yaşayamamak hissi bozar bizi… sevdiklerimizden geçemeyiz kendimizden vazgeçsekte.. tam da bunun için evdekalır daha az sosyalleşiriz, zor olsada.😉

Gizli bir duygudur içimizde korkmayız ölümden pek inandırıcı gelmez çoğu zaman..Her kişi öldüğünde hemen cennete gitmek ister de kimse cennete gitmek için ölmek istemez mesela Bu nedenle sarılırız, tutunuruz hayata ve onu tehdit eden herşeye karşı savunuruz daha ne kadar kaldığını bilmeden.
Ölüm nerde ve nasıl, hangi sebeple gelirse gelsin hep bir erkendir. Dinlemez kişinin borcu var, umudu var, alacağı var çok seyleri var yapmak istediği, yapamadıkları var, öteledikleri çok…ve vakit yok . Bitti.. sardunyalar susuz kalır birkaç gün, eline bakan kedi aç.. bir kaç kere uzun uzun çalar telefonu ve sonra tüm bildikleri öğrenir, dudaklarda ecel kelimesi bağlar son sözü hakkında. Yada kalabalıklar başında bekler yine gelen eceldir. Garip bir telaş başlar, mezar yeri, sela, hoca, tabut, tahta, kefen, hepsi bir sis içinde gibidir canı yanan bilir.
Her doğan yaklaşır kendi ölümüne yaşayarak. Her doğan gün onu mutlu eder bilmez mutlak sona daha yaklaştığını, belki bilir de uzaklaştırır kafasından düşünmediğini sanarak.
Ölüm soğuk, hayat sıcak… hiç yakışmaz hangi yaşta olursa olsun hiç kimseye. Hep biraz erkendir.
Ölüm gerçek, hayat yalan. Yinede sarılır adem oğlu sımsıkı hayata. Yarın ölecekmiş gibi ahiret için, hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için çalışın diyen bir peygamberin ümmeti olmaya yakışır bir ömür sürme gayretinde bir çok bocalama bir çok zig zag olsada kalpteki samimi duygudur bizi biz yapan, nasıl yaşamış yaşayamamışa kimse bakmaz sela sahibi merhumu duyunca.

Filmin sonunda hiç kimsenin sağ kurtulmadığı bilinir yinede bir umuttur sabaha uyanmak. İnanç sahibi bilir insanı ölümden eceli korur. Ve bilir hiç bilmeden birgün gelecek birgün kalacak . Sayılı nefes tükenecek, ne bir eksik ne bir fazla…

Bir virüs neler etti bize.. ölüm aklımıza daha sık düşer oldu.. evet insanı ölümden eceli korur. Eskilerin dediği gibi Kırk yıl kıran girse yinede eceli gelen ölür. Ölüm en büyük nasihattir hepimize. Bu nedenle önlem alacağız, tevekkül ve sabırla bekleyeceğiz, umut hiç bitmeyecek, hayallerimiz olacak.. sevdiklerimize daha sıkı sarılacağız tıpkı bizi biz yapan değerler gibi.

Bir hikaye okumuştum yaradılışta eşit yasarken farklı olduğunu zannedenlere ders veren bir sonla.
‘Kral, çivi yapan bir köylüyü yanına çağırtıyor ve sabaha kadar on bin çivi yapmazsa kellesini vurduracağını söylüyor. Ve üstelik zindana kapatıyor. Adam başlıyor çivi yapmaya. Çevresinde ki insanlar
-Neden uğraşıyorsun zatenyetiştiremeyeceksin, diyorlar.

-“Sabahın sahibi var”, deyip çivi yapmaya devam ediyor.

Sabah muhafızlar geliyor ve

-“Ne kadar çivi yaptıysan ver.
Kral öldü tabutu için çivi lazım,” diyor.’

Güzel günlere kadar #EvdekalTürkiye

Cuma gecesi

Sarıköyde Cuma gecesi ziyaretleri;
Küçük bir taşa bassan ayak tabanını sızlatan, kaba çeşmenin su yoluna girince içine su alan kara lastik ayakkabıdan, içine pantalon paçası sokulup sulara bile girince hiçbir yerine su girmeyen, çakıl taşlarına bile bassan ayak tabanını hiç acıtmayan altı tırtıklı sert çizmeye yeni terfi ettiğimiz yaşlarda cuma günü akşamları yeni gelinler anne evine ziyarete giderdi tıpkı bizim gittiğimiz gibi.😉

Akşam ezanıyla birlikte oturulan yer sofrasından karnı doyan aile bireyleri sırası ile kalkıyor. Babam ortalarda yok, muhtemel ikinci kat üğcek tarafına bakan salon bahçe pençeresinde bir sigara tüttürüyor, dedem kahveye gitmek için mutfak kapısında ve mesleri üzerine giyeceği kara lastikleri porta altındaki kırklık sarı ışık ampül ışığında bulmaya çalışıyor. Amcam fındıklı cami yanında evleri olan arkadaşı ismail abilere ders çalışmaya gitmek için salon sokak kapısından çıktı, baba annem arkasından seslenip orta okulluların dışarıda giymek zorunda olduğu şapkasını veriyor ve erken gelmesini tembihliyor.
Babam sofradan kalkmış bir sigara içmiş, kumaş pantalon ve çeket giyinmiş ve kahveye gitmeye hazır olmasına rağmen salondaki sedirde bekliyor, birlikte çıkacağız bugün.
Anne annemlere gideceğiz her cuma olduğu gibi annem telaşlı bir taraftan kardeşim Çiğdemi hazırlıyor bir taraftan benim çizgi defterim, fiş zarfım ve cin Ali kitabımı alıp almadığımı kontrol ediyor bir taraftan da akşam sofrasını toplama telaşında. Babannem birinci kat salona kapısı olan odasında giyiniyor dize kadar çorapları düşmesin diye üstüne çektiği lastikler dikkatimi çekiyor, uzun bir elbise üzerine feracesini giyip atkısı omzunda oda salona geliyor ve çemberini tekrar bağlıyor.

Baba annem Feriha halalara oturmaya gidecek bu akşam.Evden birlikte çıkıyoruz salona açılan sokak kapısını çekince açma şansımız yok fakat porta kapının anahtarı gizli bir yerde, söyleyemem,😉 dedem kahveden bizden erken geldiğinde kapıyı açacak kimse yok evde bu nedenle gizli yerdeki anahtarla kapıyı açacak.

Kaba çeşmenin su şıkırtısı sesi ile dolan bizim kısıktan olukbaşı caddesine dönüyoruz birlikte ve İncelerin evinin oradaki meydandan baba annem fındıklı camiye doğru yürümeye devam ediyor. Babam kardeşim annem ve ben mescit camiye doğru dönüyoruz, babam bizimle geliyor bu çok hoşuma gidiyor ve babamın eline biraz daha sıkı sarılıyorum.
Emine halamların hanaya yakın mescit camiye vardığımızda babam karakola doğru dönüyor. “hadi siz gidersiniz” ” adam var ya yanınızda” diyor, gururlanıyorum. Annem “geç kalma vakitli gelirsin” diyor. Küçük koca adam olarak bu sefer annemin elini bir başka güçlü tutuyorum. Babam onları bana emanet edecek kadar güvenmişti, daha 6.5 yaşında da küçük bir adam da olsam ….🤔
Asvaltı geçip köselerin evinin önünden aşağı kardeşim annemin kucağında yürüyoruz. Kaba çeşme meydanına vardığımızda, arnavut kaldırımı bitip anne annemlerin evinin de olduğu bekirler kısığına varıyoruz. Nedendir bilmem kısığa girerken durur, köşedeki evin kapısını annem mutlaka çalar onlara hal hatır sorar ondan sonra kısığa girerdik, Kısığın ortasında kadınların ışık altı sohbetlerini yaptığı yere vardığımızda yere bir parça örtü yada oturak koyarak oturmuş olan anne annemin komşuları toplanmaya başlamışlardı bile. Annem onlarla selamlaşırken mahhallenin kızları annemin kucağında şirinlik yapan kızkardeşim çiğdemi almak iç yarışırlar, fakat beni görmezlerdi.
🤔Kocaman okullu abisine kimse bakmadığı için olsa gerek dikkat çekmek için koşarak anne annemin evine gelir bodrum kat penceresinde ışık varsa camı “ben geldim” dercesine camı tıklatırdım. Bahçeden anne anneme seslenirdim. İşte o an, Anne annem bana sarılır, merdivenlere ben kucağında olduğum halde oturur annem ve çiğdemi getiren kızlar gelince “hadi yukarı çıkın” derdi.

Salona bakan üç odadan biri sokağa pencerisi olan oturma odasının pençere önü sedirli duvar dipleri yer şilte ve minderleri ile kaplıydı. Az sonra Gülser Teyzem, Nedim ve Leyla , Ayşe teyzem de gelir, Mehmet dayım, Taliha yengem, ismail dayım İbrahim ,komşular, akrabalar, Büyük anne, Annemin yengeleri ve çocukları derken oturmaya yer kalmaz salona taşardık. Sobhet sohbeti açar kadınlar rahat sohbet için patlamış mısır başında çocukları salonda toplar odada yarı dinlemeli yarı konuşmalı rahat sohbetlerine devam ederlerdi.
Gecenin ilerleyen saatlerinde kısıkta bir motorsiklet sesi duyulur, Nedim, İbrahim ve benim aramda bir yarış başlar ayakkabılar yarı ayağımızda yarı çorapçak merdivene çıkar oradan da sokağa işten gelen dedemi karşılar bir övgülü söz beklerdik. Birimiz kucağında birimiz elinde dedemle birlikte içeri girerdik. Salonda bizimle oynar, anlattıklarımızı dinler, bizi okşar severdi, Bazı günler motora bindirip kısık başına kadar gidip geldiğimiz günlerde vardı ve unutulmazdı.
İlerleyen saatlerde Babam yada Erdal eniştem yada Hüseyin eniştem tek tek yada yolda denk gelerek birlikte gelir ve her birimiz evlerimize uykulu gözlerle geri dönerdik. Baba annemlerin kısık başına geldiğimizde babamın “ebe” diyerek omzuma deymesi ile bir koşturma başlar porta kapısında son bulurdu. Gizli yerden aldığımız anahtar ile kapıyı açar evimize girerdik. Az sonra annem kardeşim çiğdemi odalarına beni amcamla paylaştığım odamızdaki yatağa yatırırken babam ineklere ot atmaya dama gider bu fırsatı her akşam olduğu gibi sigara ile kutlar bende onu bahçeye bakan pençereden saman damı ve ineklerin damına gidiş gelişini bir süre izler, sonra yatmadan önce benim yatağımın yanına gelmesini yatağın içinde beklerken uyuya kalırdım.

Cuma günlerini çok severdim ilk zamanlar fakat sonra kısıkta motor sesi duyulmaz olunca sevmez olmuş birazda kırılmıştım Hüseyin dedeme….

Allah rahmet eylesin, ana kucağı sevgisi hiç bitmeyen, yoktan var eden koca yürekli kadın Anne anneme.

Doğduğum Ev

“Doğduğunuz ev kaderinizdir” tv dizi tanıtımı geçti ekranda ve bir an irdeledim. Kaç ev oldu hayat beni bu yaşa getirene kadar kaderimin gezdirdiği kaçıncı ev doğduğum evden bu yana? Resimdeki ev ben ve kız kardeşlerimin doğup büyüdüğü, annemin gelin geldiği ev. Bu ev aynı zamanda babam, amcam ve halalarımın da doğup büyüdüğü ev. Halalarım bu evden gelin oldu, amcam bu eve gelin getirdi. Bu evden ebediyete uğurladık rahmetli dede ve babaannemi. Bu evden ayrıldık yeni evimize babam,annem iki kız kardeşim 35 yıl oldu nerdeyse.

İki katlı olan evin giriş katındaki sokağa doğrudan ortadaki salondan açılan sokak kapısına üç beton basamak ile çıkılırdı. İki kanatlı sokak kapısı önceleri ahşaptı sonra rahmetli dedem demirden bir kapı yaptırdı ki öğleden sonra güneşi uzun süre vurduğu için sıcaktan genleşir açması ve kapamatması pek zor olurdu. Havalı kuş sesi bir zili vardı.
Salona girdiğinizde tam karşıda bahçeye, asma altına açılan ipli, çekme dilli bahçe kapısı ile ceyran yapar esinti varken salondaki sedirlerde oturması pek hoş olurdu.
Sokak kapısının solunda büyükçe bir el dokuma ısparta halısı etrafına dizilmiş üstü ot yastık ve yastık örtüleri ile örtülmüş sedirler. Sedirlerin altında kışın yemek için dizilmiş karpuzlar örtünün altından görünürdü. Sedirlerin tam köşe birleşim yerinde duvarda içi üç kat raflı kapağı cam duvara gömme bir dolap bulunur onun sol üstünde elektrik saati ve sigorta kutusu bunları örten gelincik desenli işlemeli örtüsü dikkat çekerdi.
Memet dayımın elektrik saatini okumaya her gelişinde bu örtü ile beni kızdırmak için ” sen mi ördün” der boğuşurduk. Dayım bu harika salonda serin bir su içimi zaman kadar nefeslenir annemin yemek yemesi için ısrarını her defasında işini bahane eder “bi dahaki sefere” der çıkardı.
Kapı eşiğinde sağda hemen oda duvarında amcamın orta okul iş ve teknik dersinde yaptığı elbise askısı, misafirlerin ferace, manto, çeket ve pardüselerini asmaları için kullanılırdı.

Salonun bahçeye bakan penceresi ince duvar olduğundan çiçek konacak pencere içi yoktur fakat dışına dar çiçek saksılarının dizildiği bir beton vardı. Yol boyu sokak penceresi kalın bir kerpiç duvardadır ve derin pencere içinde daima babaannemin harika çiçekleri yaz kış burada olur.
Salonun sol duvarı sedirlerin bitiminde pembe renkli yeni alınan singer buzdolabı ve üstündeki el işlemesi örtüleri hep ütülüydü. Buzdolabını geçince porta altı çatısı altında olan mutfağın kapısı ve üst kata çıkan ahşap merdiven bahçe tarafı duvarına birleşen köşede soldan sağa dönerek yükseliyordu. Buradaki merdivenin altı banyo olarak planlanmış fakat odalarda banyo olmasından dolayı burayı rahmetli babaannem genellikle serin ve muhafazalı olması sebebi ile mutfak kileri gibi kullanılırdı. Saklambaç oyunlarında benim en favori yerimdi aynı zamanda. 😉
Isparta halısının sağ köşesi salondaki kare biçimli direkten dolayı hep kıvrık kalır bu boşlukta herzaman namaz kılanlar için imameleri hacı misi kokan tespihler bulunurdu.

Salonun sağındaki ilk odada içi raflı duvardan duvara yüklük ve banyosu, İnternational yazan “Nasyonal” okunan siyah beyaz televizyon , bir misafir yatağı bir sedir, pencere ve yüklük önünde kabarık gül desenli minderler, yola bakan derin bir pencere vardı ve bir misafir odası olarak kullanılır kışın demir döküm soba bu odaya kurulurdu. İkinci oda kapısına varmadan sağdaki yuvarlak duvar aynası dışarı çıkmadan önce son kontrollerin yapıldığı saça şekil verildiği yerdi. Hemen aynayı geçince ikinci kapı dedem ve baba annemin içi banyo ve şömine bacası, bahçeye penceresi olan maşıngalı odaya aittir. Bu odanın salona bakan duvarında küçük bir penceresi daha vardır.
Bu odada babaannemin bir kutu içinde özenle pamuk ve yünlere sarılı muhafaza ettiği, mum ışığında kontrol ettiği kaz yumurtaları , dedemin haber, annem halam ve mahhalle kızlarının “Arkası Yarın” dinlediği “Philips” marka ampülü radyo, her saat başında gösterdiği saat kadar çalan yay kurmalı bir duvar saati, babaannemin “Ziynet” marka el dikiş makinası, bahçeye asma altına bakan derin penceresi, kapısını kapatınca içi zifiri karanlık olan bir banyo, pencere duvarında yüksekçe bir divan ve üzerinde oturmamız yasak olan dedem ve baba annemin yün yataklı karyolası vardı.

Üst kata çıkan ahşap merdivenin köşelerde üçgen ve geniş basamaklar yukarı düz çıkılan son beş tanesi dikdörtgendir. Merdivenin üstündeki bölüm böreklik kuru yufkaların dizildiği, ipek böceği bakıldığı günlerde yastık ve yorganların istiflendiği bölümdür. Ahşap zeminli, üğcek tepesini karşıdan gören pencereli , büyükçe bir aynanın üstünde durduğu konsollu güzel bir sundurmaya 3 oda kapısı açılır.
Tam karşıdaki oda Nebiye ve Sevgi halamın odası iken onlar gelin olduktan sonra Süleyman amcam ve bana kalan oda. Ortadaki kapı Anne ve babamın içinde banyosu, ahşap yüklükleri olan sobalı, köşe penceresi resimdeki beyaz pencere kısık başına, büyük penceresi yola bakan odası.
En sağdaki kapı misafir odası, benim sünnet olduğumda yatağımın kurulduğu normal zamanlarda girilmesi yasak olan ,en güzel koltuk takımının olduğu, içi cam ve porselen tabaklarla dolu bir konsol ve üzerinde dekoratif aynası ile sokağa bakan büyük, hamam bayırına bakan küçük penceresi ile zemindeki Isparta el dokuma halısıyla her zaman benim en sevdiğim oda burası,misafir odasıydı.

Misafir geldiğinde soğuk günlerde odanın havasını kırması için mangalla küllü köz konduğu günleri hatırlıyorum.
Aşağıda ayrı bir çatı altında hanaya bitişik mutfak sabah ve öğle yemeklerinin yendiği yer sofrası sürekli yanan maşınga üzerinde ekmek kızarttığımız, boruya yakın duran baklalı tarhana çorbası, dışarı porta altına açılan kapısı yine bahçeye bakan geniş bir penceresi yine sokak tarafına bakan ikinci bir penceresi vardı. Bahçe ve porta altı ile iç içe olan bu mutfağa dışarıdan gelen kesif bahçe kokusu, bazen erik çiçeği,bazen asma filizi, bazen salçalık domates, bazen kızarmış hamur,bazen turşu, bazen her misafire mutlaka verilen limon kolonyası bazende ineklerin damından sızıp gelen taze mayıs kokusu dolardı.🤔

Kocaman bahçesinde tavuk, ördek, hindi,kaz,tavşanlar gezer porta altına birleşik fırında ekmekler, baklavalar, mantı ve et kapamalar pişerdi. Fırının dibindeki ocakta daima ateş yanar her daim gerekli olan sıcak su kazan yada tavada ısıtılırdı.
Fırın ve ocaklığın yanı uzunca kiremit kaplı çatısı ile karaltı. Onun yanında at ahırı, köşede ineklerin damı, bu damın sacak altında tavukların tünek yeri vardı.

Hayvan damının hemen bitişigi ipek böceği baktığımız tavanlı dam aynı zamanda Çeltik,buğday, fasulye, ot yada saman deposu olarakta kullanılırdı. Bahçeyi tam ortadan bölen biriket duvar ve üzerinde tavukların bahçenin diğer yarısına ekilen çiçek ve zerzavatlara zarar vermemesi için gerilen tel çit vardı.
Bahçedeki tatlı erik,bardacık eriği, dut, şeftali, nar ağaçlarının meyvası yanında eve yakın boydan boya yaz günleri gölgesi hep serin üzüm asmasınınki gibi gölgeleride serindi.

Böceklik damına bitişik yüznumaraya kış geceleri gitmek gerçekten zahmetliydi. Rahmetli dedem sonraları asma altına yakın ikinci bir tuvalet yapmıştıda rahat etmiştik. Bahçede tüm bunların ortasında kuyu ve tulumbası harika beton su yalağı mevcuttu.
İşte ben ve kız kardeşlerim bu evde doğduk. Çok şükür sevgi yumağında büyük bir ailede büyüdük bu evin mutfağından pişmiş aş,ekmek, tarhana ,erişte kokusu ,salonundan sümbül, menekşe çiçeği, limon çiçeği kokusu, odalarından gülüş ve muhabbetin ,kapısından misafiri, konu komşusu hiç eksik olmadı inşallah da hep geleni gideni çok olur.
Şimdi sevgili Süleyman amcam,eşi Semra yengem,sevgili yeğenlerim İsmail ve Pınar’ın yaşayıp bacasını tüttürüyor , misafirlerini ağırlıyor. Allah onlardan razı olsun.

Doğduğumuz evin kaderimiz üzerindeki etkisi belkide karakterimiz üzerindeki etkisi kadardır.

Bu vesile ile rahmetli dedem ve baba annemi minnetle anıyorum. Cennet mekanları olsun.

Erkek mi? Dişi mi?

Fındıklı cami duvarı kenarında oturmuş eve gidince ne diyeceğimi düşünüyorum. Fermuarlı sapsız siyah okul çantamı kontrol ettim her şey tam unuttuğum birşey yok, siyah önlüğün beyaz yakası elimde tertemiz bir şey yok da,🤔 önlük biraz kopuk .. az ama..Öğle arası yemeği sonrasında Eski okulla yaptığımız futbol maçında tam gole giderken arkadan faül yapan çocuğun sırtımdan çekmesi ile 2 düğme koptu, penaltı da olmayınca biraz boğuştuk ikna olmayan rakipten biri yine çekti önlüğün bu sefer arka kemeri söküldü,neyse buldum düğmeleri cebimde. Tam da arkadaşlarla erik yemeğe gidecektik şimdi annem bir sürü kızacak. Yok terlemişsin, yok topçu mu olcan sen? Bak babana adam lazım, olursun çifçi…. bir sürü azar işte. Ne günlerdi…
Kütür kütür yeşil erik ve bir avuç havanda dövülmüş tuz dediğimde ağzı sulanmayan yoktur, bir çoğumuz bilir lezzetini ağızdaki tadını.
Benim çocukluğumdaki Sarıköy de erik ağaçlarının çiçek kokusu köyü sarardı. Her evin bahçesinde bir kenarda nazlı bir gelin gibi baharı müjdelerdi erik ağaçları. Bembeyaz gelin gibi çiçeklerle kaplı bir erik ağacının dallarına çıkıp, çiçeklere gelen yüzlerce arıların vızıltısını bir ninni gibi dinler, erik çiçeklerinin o ballı kokusu ciğerlerinize dolarken, rahmetli bakkal Yusuf amcadan aldığınız bir külah ay çiçeğini erik dalları arasında arıları izleyerek çitlemek harika olurdu.
Bir kaç hafta sonra çocuklar her erik ağacının yanından geçerken gözleri yapraklanmış yeşil dallar arasında dişe gelecek diğerlerinden biraz daha kabaca bir erik arardı benim gibi.

Rahmetli Halil amcamın kuyu dibindeki tatlı eriği mahallede en erken olan erikti, Bu ağaçtan topladığım nohut kadar erikleri avucumda eve götürür, kız kardeşim çiğdeme getirdim diye abilik yapar, leğende çamaşır yıkayan anneme, ocak başında oturan babaanneme verirdim.

Rahmetli baba annem getirdiğim erikleri yemeden önce Besmele çeker ” Eski ağza bildik tat, Allah tekrarını nasip etsin” der ve öyle yerdi. Canım annem ise ” Baksana adam olmuş da benim oğlum erik toplamış annesine” der sarılır kokulu kokulu öperdi.
Mevsimin bu ilk küçük eriklerini biz çocuklar önce erik ağacının alt dallarından sonra uzanabildiğimiz üst dallarından ufacık halinden başlardık yemeye .
O nohut kadar erikleri dişlerimizin arasında maharetle yer mutlaka içinde olgunlaşmamış beyaz çekirdeğini elimize çıkarır, baş parmak ve işaret parmağı arasında sıkar, Erkek mi? Dişi mi? diye sorup arkadaşlar ile iddiaya girerdik.

Beyaz iç çekerdeği sıktığınızda su sıçrarsa “Erkek”, sıçramaz ise “Dişi”deyip bir sonraki eriği yemeye devam ederdik, taki karnımız ağrıyana kadar.
Havaların iyece ısındığı mayıs ayı sonlarına doğru okul çıkışı kitabı defteri eve atıp, bir şurup şişesine yada boş kibrit kutusuna havanda dövülmüş tuz doldurup arkadaşlar ile mahalledeki bir erik ağacının tepesine tünemek çok harika olurdu. Ve şimdi bile ağzımı o günkü gibi sulandıran nefis kütür kütür erik yeme yarışında, eteklerinden dolayı ağaca çıkamayan mahalle kızlarına salkım şeklinde bir dal kırıp vermekte bizi bir başka havaya sokardı genç delikanlı olarak.🤔

Küçük kardeşler abi ve ablalarını izler öğrenirlerdi ustaca erik yemeyi. Önce sol avuca tuz alınır, irice bir erik seçilir, eriği ısırmadan önce hafifçe tuzlanacak tarafı dil ile yalanır ıslanan kısmı tuza bandırılıp sonra kütürdeterek ısırılırdı. Ve bu erik yeme karnımız ağrıyana kadar devam ederdi. Bugün doktorların faydalarını saymakla bitiremeği eriği biz her fırsatta tüketen çocuklardık.
Bugün hâlâ Sarıköyde birçok evin bahçesinde erik ağaçları var
-hâlâ bembeyaz bal kokulu çiçeklerine vızıltısını dinlemekten keyif alacağınız arılarda var
-pek yakında küçük sonra kocaman eriklerle dolacak dalları da olacak.
Tabiki çocuklarda var evlerde.

Olmayan tek şey zaman. Çocuklar sanal dünya ve zaman tuzağı oyunları, akıllı telefonlar, bilgisayar ve tabletlerde istediği her an el altında, istediği herşeyi izleyebilme olanağı ile okul eğitim programları arasında zaman fakiri, oyunları tek kişilik çocuklar var. Malesef ..🤔

Fakat pes etmek yok, Bu yaz bilenler bilmeyenlere öğretsin. Erik yemeyi .Erkek mi Dişi mi ? Nasıl oynanır. Kütür kütür tuzlu erik nasıl yenir.
Çok seveceksiniz..
Kibrit kutusunda tuzu unutmayın.
Ben benimkinden vermem ona göre…😉
Tamer Gödekoğlu

Çelik çomak

Çakıydı, çelik çomaktı, en lüksü düdüktü bizi gülümseten..

Sarıköyde, kısa pantolondan uzun dar paça kot pantalonlara yeni terfi edilen çocukluk yaşlarında erkek çocuk olup ta Belediye binası önündeki meydanda kurulan Cuma pazarına gelen bıçakçının tezgahındaki harika kemik saplı çakılara bakmayan yoktur. Belediye dükkanlarında ayakkabıcı Naşir ustanın hemen yanındaki saatçinin vitrinindeki ahşap sap sustalı çakı, geniş yüzlü, pırıl pırıl parlayan çeliği, bel kemerine asmak için deri kılıflı, arka yüzü tırtıklı testereli avcı bıcağı ve balıkçı çakıları ise fiyatından dolayı çaktırmadan göz ucu ile seyrettiğimiz çakılardı.
İlk sahip olduğum ilk, hazine kıymetinde, yatağa yatarken yastık altına koyduğum çakım ise babamın cuma pazarındaki o bakıp bakıp geri döndüğüm tezgâhtan aldığı çift bıçaklı çakıydı. Aynı sapra iki çakı, bir tarafı dut bıçağı tırtıklı, dalı kesmek için diğer tarafı düz çakı kesilen dalın kabuklarını soymak için.
Baharda arkadaşlarla çakı elde gezerken çelik çomak oyununa uygun yeni fışkanlar bulup en düzgününden çomak ve ince yerlerinden de çelikler yapmak en büyük tutkumuzdu. Aynı çakılar ile kaz merasına kazları gütmeye gittiğim asvalt kenarı gölet boyundaki tarlaların sınır boyunu kaplayan söğüt ağaçlarından sipsi yada düdük yapmak çok keyifliydi. Uygun yaş söğüt dalının iki budak arası düzgün yerinden kabuğunu çakının sapı ile vurarak yumuşatıp bir el becerisi ile çıkarmak maharet ve en önemlisi bu iş için söylenen tekerleme isterdi,

“ Sipsi sipsi sibana,
Gel bizim kapıyı tırmala,
Bizim kapı demirden,
Sipsinin gözü🤔 kömürden” Tekerleme bitiğinde düdük olacak dalsağ avuç içinde kavranır. Çakı ile çizilmiş söğüt dalı ve kabuk döndürülür, kabuğu çıkartırken kabuk çatlarsa,işleme tekrardan başka bir dal ile başlanır. Ve aynı tekerleme defalarca tekrarlanır, ta ki öten bir düdük yapmayı başarana kadar.

Anne annemlerin mahallede İsmail Üstün abi Çakıcıların Bayram abinin kardeşi İsmail abi bizim mahallede Süleyman amcam, Ballelilerin Ayhan abi, onlar bu konuda çok becerikliydi, onlar daha kalın dallardan soyulup çıkan söğüt kabuğundan külah gibi kıvırıp, soğan cücüğü ile öten borazan bile yaparlardı.😉
Süleyman amcam çelik çomak yapmakta çok becerikliydi, çomak ve çelikleri kızılcık ağacından, gövem ağacından, ayva ağacından yapardı. Onları bahçede fırının yanındaki ocakta yaktığımız ateşte korların arasına sokarak kavurur ve düzelterek kabuklarını soyardı, hafif yanmış haliyle çok artistik görünürlerdi bu çelik ve çomaklar.
Sarıköy‘e baharla birlikte her meydan da akşam üzeri çocuklar ve gençler bazen yetişkinler hep beraber çelik çomak oynardı. Bizim mahallede incelerin meydan, fındıklı camiye doğru birinci oyun yeri, ikinci çelik çomak oyun alanı Tevfik çavuşlar’ın İbrahim amca, Danacıların Ahmet amca, Yörük Elezlerin Zühtü amcaların evlerinin ortasında kalan meydan ve kısık başına kadar olan yoldu.
Birkaç değişik çeşit oynanan çelik çomak oyunlarından “harman” oyunu en bilinendi ve kalabalıklarla oynanırdı. Meydanın en düz ve geniş yerinde yere bir çomakla büyükçe daire çizilir, takımların kimlerden oluşacağı liderlerin sayışması ile belirlenirdi. Belirli bir mesafe uzağa karşılıklı dururlar tekerlemenin her bir hecesine bir ayakboyu diğer ayağın öüne gelecek şekilde rakibe yaklaşırdı “Aldım verdim ben seni yendim” “Süleyman” sonra diğeri aynı tekerleme “ İlyas” “Mehmet” “Nurdan” “Tamer” “Nurcan” “Selda” “ Gülsen”
Her takımın bir lideri olur, bu abi ya da abla ne derse o dur, sözlerinin üstüne söz söylenmezdi. Sıra oyuna kimin başlayacağına geldiğinde ya en uzağa çeliği atan, ya da harmanın merkezine en yakın çelik düşüren takım oyuna başlardı. Geleneksel yazı tura gibi kırık bir parça kiremit bulup “yaş mı? Kuru mu?” deyip taraflar birini seçer,kiremidin bir tarafına tükürülür havaya atılır ve oyuna kimin başlayacağına kiremit karar verirdi.
Oyuna başlayacak takımın bir üyesi harmana girer diğerleri harmanın arkasında harmanın içine girmeden beklerlerdi. Vuruşu yapacak olan harmanın tam ortasına çomakla 3 cm derinliğinde bir çukur açar bu çukurun tam üstüne bir çelik koyar ve diğer takım oyuncuları ileride çomağın düşme yerinde hazırlar mı? Kontrol eder, çomağı sağ elinde sıkıca tutarak çeliğin altına sokar ve önce havaya doru çeliği düz bir şekilde fırlatır sonra havadaki çeliğe çomakla sıkı bir vuruş yapar. İyi bir vurucunun İncelerin evinin önünden Fındıklı caminin bahçesine çeliği düşürdüğünü de gördüm, vuruşu çıtlatıp harmanın içine düşürüp eleneni de.
Bu iş te her şeyde olduğu gibi pratik ve el yatkınlığı önemlidir. İlyas abi, Süleyman amcam, Ballelilerin Ayhan abi en iyi vuruculardı, fakat kızlar da tutma konusunda uzmandılar. Mahallenin kızları çelik çomak oyununda uzun etek hatta ferace giyer çelik tutma konusunda çok avantajlı olurlardı, çünkü uzun etekle çeliği kucaklarında eteğe düşürüp garantili bir tutuş yaparlardı. Tutulan her çelik vuran rakip oyuncusunun oyun dışı kalması demekti bu nedenle vurmak kadar tutmak da çok önemliydi oyunda.
Tutulamayan ve yere düşen çelik rakip oyuncuların en güçlüsü tarafından el ile fırlatılıp harmanın içine düşürülmeye çalışılır. Harmanın içine düşürürlerse yine vuruş yapan rakip oyuncu elenirdi. Harmana girmeyen çelik ile harmanın yakın kenarı arası çomak ile bir metre gibi çomak boyu sayılarak ölçülür ve her 20 çomak boyunda bir “can” kazanır, bu ölçüm nedenle uzun çomak yerine kısa çomak tercih edilirdi.
Bazı mahallelerde buna “can” a kama derler ve bu kama harcanarak oyundan çıkmış bir arkadaşını oyuna dahil edebilir yada ileride kendisi elenirse bu canı yani kamayı kullanarak oyunda kalırdı. Vurucu takımın bütün oyuncularını elemek tutan takımın hedefidir ve hepsini elemeyi başardığında vurucu takım olarak harmana girerlerdi.
İlk vuruş esnasında çeliğe vurulur ama harman içinde kalırsa oyuncu elenir, vuruşu yaparken ıskaladı ama çelik harmana düştü yeni bir atış hakkı olurdu. Üçüncü kez ıska ise ( Allah’ın hakkı üçtür dendiğinden) yine elenme sebebiydi.
İncelerin meydanda çelik çomak oynarken mahallenin kadınları sarıbaşların evi önünde gölgede yerlerini alırlar, İncelerin porta kapı önü, Melek ninemin merdivenleri ileride Ballelilerin porta önündeki taşlar hep akşamüzeri gölge alan gözde sohbet yerleriydi anne ve ninelerimizin. Oyun esnasında kahveden eve geri dönen baba ve dedeler çocuklarının bu birlikte oyunlarına müdahale etmez ama ezan saatini de hatırlatarak meydandan evlerine doğru devam ederlerdi. Dedem rahmetli hep “ arabalara dikkat edin, deli gibi gidiyola,memleket deyyuz dolu, alıverir altına alimallah” der kasketi kafasında elleri arkada bağlı sakin yürüyüşle kısığa girerdi.

Ben çelik çomak oyununda, yada herhangi bir sokak oyununda kavga olduğunu, hiç kalp kırıcı tartışma olduğunu hatırlamıyorum. Asli, yetişkin oyuncular bir zamanın izleyicileriydi. Ağabeyleri ablaları bu oyunu oynarken onlar izliyordu ve şimdi oyunu izleyen küçükler geleceğin oyuncuları olacaklar. Büyüğe saygı küçüğe sevgi esasına dayanan sokak oyunlarının tadını almış ve doyasıya keyfini çıkarmış olmaktan gurur duyan biri olarak aynı tadı çocuklarımıza veremediğimiz içinde içimi bir burukluk kaplar.
Tıpkı sizin de hissettiğiniz gibi…
Tamer Gödekoğlu