Çamaşır günü

Onurlu insanların yeşil yurdu, Sarıköy

Telefonu kapatıp bahçeden eve girerken annemin “yarın geliyorum bir istediğin var mı?” diye sorduğumda ne kadar mutlu olduğunu düşünüyordum. Sonra ” iyi oldu, çamaşır makinası çalışmıyor, sen burdayken baktırırsın artık” derken ses tonundaki güven hoşuma gitmiş olacak, kapıdan içeri dudağımda ince bir gülümsemeyle girdim, kahvaltı masasındaki çay fincanından son bir yudum alıp akşamdan hazır çantayı alıp sabahın bu erken saatinde memleket ziyareti için ayrıldım ikinci memleketim bu güneşin en güzel batığı ege sahil kasabasından.

Otobüse bindiğimde aklımdakiler yanıma aldığım kitap sayfalarını okumak yerine dalıp gitmeme vesile olan öğleye kadar okul, öğleden sonra tatil ilk okul günlerimdeki cumartesi çamaşır günlerine gitti. Başlayamadım.

Sarıköyde çocukluk günlerinin 70 li yıllara isabet eden akranlarım ve bizden büyükler köyün içindeki mahalle meydanlarına inşa edilmiş oluklu sürekli bir taş yalağa akan kaba çeşmelerin kıymetini çok iyi bilirler. Hem köyün insanları hemde o dönem hemen hemen her evde ama az ama çok bakılan büyükbaş, küçükbaş; binek ve yük hayvanların, evcil ve her türlü kümes hayvanlarının su ihtiyacı bu çeşmelerden sağlanırdı. Köyün değişik yönlerinde hayvan tür ve çeşidine göre bir kaç sığır çıkardı. Sabahları taşlıpara, domuz pazarları meralarına giden sığıra teslim etmek için tüm evlerden hemen hemen aynı saatlerde salınan tüm büyük baş hayvanların ilk su içmek için durduğu horoz çeşme sonrasında mezarlık çeşmesi yalağında susamış hayvanların su içmesinden sonra su seviyesi baya aşağılara iner bazı günler bitmeye yakın olurdu.

Bu tarihlerde elde tokaç çamaşır, kilim,perde çarşaf ve esvap da yıkanan kaba çeşmeler evine su taşıyan genç yaşlı tüm mahallenin mutlaka karşılaşıp selamlaştığı, genç kızların bir araya gelip sosyalleştiği belki yavuklusunu tek görebildiği yerdi. Ne maniler ne manalarla okunmuştu yavuklulara bu köyüm çeşmelerinde Allah bilir.

Daha sonra hem bu çeşmelerin yanına hemde daha da büyüyen genişleyen mahalle ve sokakların uygun yerlerine artezyen ve kuyulardan elde edilen şebeke suyu hamam bayırındaki su deposunda klorlanarak içme suyu kıvamında aktı bir metrelik üstü yuvarlak betondan muslukları açılıp kapanabilen çeşmelerden.

Şebeke suyu aktığı tarihlerde tek tek ilk çamaşır makinası girdi evlerimize, kazanda ısıtılan su dökülür içine ve deterjan ile çalkalayarak çitilerdi çamaşırları saatlerce. Sonra buz gibi durulama suları dökülürdü sokak şebeke suyundan”Kar gibi olmuş” derdi elde suyunu sıktıkları çamaşırları bahçedeki ipe asarken annemile halam. Sonra merdaneli çamaşır makinaları ortaya çıktı, suyu kazanında kendi ısıtan, merdanesi ile çamaşırları kup kuru sıkan. Ne büyük kolaylık.

Ve çağdaş şehir yaşantısının gereği her eve en az bir çeşme ve tüketiminin karşılığı ücreti almak için bakıldığı saati geldi evlerimize. Yollar kazıldı günlerce galvanez boruların birbirine eklenişini izledik biz mahalle çocukları sokak oyunlarına ara vererek.
Evlerimize şebeke suyu çeşmeler gelene kadar çamaşır yıkama işi uzun ve meşakatlı işti, bazen tam bir gün bazen ikinci güne sarkardı. Babalarımızın çocukluğunda dere kenarlarında düz taş üstünde tokaçlanarak kirinden arındırılan çalılar üzerinde kurutulan çamaşırlar benim çocukluğumda evde bahçesindeki kuyudan gerek ipli kovayla gerekse bazılarında eski usul bazılarında yeni tip tulumbayla çekilen su ile elde yıkanır gerekirse yine ahşap tokaç kullanılırdı.

Haftanın bir günü çamaşır günü olurdu genelde de cumartesi nedense. Önceleri yarım gün tatil olan cumartesi sonra tam gün tatil olmuştu biz okullu çocuklara. Tatil günü kuyudan tüm gün su çekip altı harlı yanan kazana kaynaması için  teneke teneke su taşımak  çocukluğumun unutulmaz günleridir 🤔 çamaşır günleri. Tam bir gündü sabah ezanı başlayıp akşam ezanı biten koca bir gün etrafta çamaşır sodasının hoş, çamaşır suyunun keskin, rende yada saf sabunun zeytin, evlerimizin yeni çamaşır detarjanı Omo yada Tursil’in harika yumuşak kokusu sarardı porta ve asma altını. Ve okul tatil, mahallede cıvıl cıvıl oyun sesi.🤔 Fakat kıyamazdım anneme.

Çamaşır dedin mi iş elbiseleri, çarşı, misafirlik kıyafetleri, okul önlükleri, içlikler grup gruptur.  Hepsinden önemlisi de beyazlar grubu. Bu gruba her bir gruptan çamaşır girerdi beyaz çarşafta, aklet, don fanilada ve tabiki okul beyaz yakalar. Beyazlar mutlaka kaynatılmalı yoksa kar gibi olmaz.
Renkliler sabah erken plastik yada galvanez leğenlere bastırılır, sonra odun külü, çamaşır sodalı suda çitilenir en son o donemin çamaşır tozu OMO yada Tursil ile yıkanırdı.  Durulama için bol su kuyudan getirilir çamaşırlar deterjandan  arındırılırdı. Çamaşırların suyu sızıp aksın diye bir süre kapancada bekletilir sonra annem tek başına suları daha çabuk aksın diye bükerek iki eliyle sıkardı. Bu aşamada ona yardım etmek için hemen sıkmaya çalıştığı büyük parça çamaşırın ucundan tutar onun çevirdiği istikametin tersine bükerek çabucak çamaşır ipine kuruması için hazır hale getirirdik. Bu işi yaparken kol pazılarımızın az şiştiğini görmek ve annemin “aferim oğluma bi çırpıda bitirdik” demesi çok havalara sokardı küçük erkek gururumuzu.😉

Bu arada hayvanların bakımı, kahvaltı sofrası ve bulaşığı sonra öğle yemeği ve hazır edilecek olan akşam yemeği de bu telaşın arasında diğer yapılması gereken işlerdi.
O günlerin şartlarında tüm annelerin olduğu gibi benim Anneminde elde çamaşır yıkamaktan elleri soyulur, tüm gün sudan ve deterjanda durmaktan şişer akşam günün yorgunluğu el, bel diz ağrısı derken yattığı yeri bilmezdi. O zamanlar Sarıköyde bizde ve bircok evde yoktu bugünkü gibi otomatik makineler, ne kalorifer vardı ,ne doğal gaz, ne çeşme vardı, ne sıcak akan sular, ne hazır ekmek vardı, ne işlenmiş gıdalar. Abartısız günün  on sekiz, yirmi saatini çocukları için harcardı anneler “off”demeden.
Uykusu hiç derin olmadı benim annemin çocukluk yıllarımda hiç ayağını uzatıp kahve içmedi keyifle, uzanıp bir ben kimim diye düşünmeye vakti olmadı belki.

Bu yüzden onları her ziyaretimde birlikte olduğumuz zaman ” hadi anne kahve yapayım da içelim” dediğimde o günlerden kalan izler az biraz içini burkar, biraz gurur biraz utanarak “sen mi?  yapcen oğlum,ben yaparım” diye şaşkın bakışlarla beni kahvemizi yapışımı izler ta ki kahve fincanını eline uzatana kadar. Sonra o derin sevgi dolu anne bakışlarının keyfinde kahve içmek ikimizede iyi gelir. Hele birde eski güzel anılardan sohbet varsa anlatırız doya doya.

Ben nasıl annemin çamaşır makinasını baktırmam, varınca ilk işim. Onun bizleri büyütürken biz çocuklarına şimdilerde çokça şahit olduğum torunlarına aynı bakışı..aynı eksiği yok fazlası var.. yorgun gözlerle öyle bir bakardı ki sevgisi içimizi ısıtırdı.
Annelerin bu katışıksız sevgisine saygı duymamak mümkün değildi. Sevgisi hiç sözle değildi ,zaten pek sözde bilmezdi, Sadece karşılıksız emeğiydi ve sevgisini ilmek ilmek örerdi. Şimdi baba olunca onu daha iyi anlıyorum çocuklarına yetememe korkusunu ,  isteklerini yerine getirememe durumunu defalarca yaşamasına rağmen pahalı yerine temizin , lüks yerine asaletin daha makbul olduğunu biz çocuklarına aklının yettiğince öğretirdi. 

Nasırlı elleri öpülesi annem ” Karnın aç mı? “Üşücen” “keyfin mi yok? senin”  ” çok yoruldun, dinlen biraz”  diye sorarken şefkat dolu sözlerinden sevginin ne büyük emek olduğunu bilirdik. Hiç şikayet etmeden çocukları için hayata direnç  gösteren annem her bir emeği sevgi uğruna vermenin ne büyük değer olduğunu sözle yüzümüze  söyleyemezdi, bilmezdi böyle şeyleri ama bakışları şunları anlatırdı insana ” Sevgi yok olanı, var  etmektir. Sevgi emektir. Sevgi yorulmaktır, sevdiğinin uğruna yeri geldiğinde “canım sana feda” “kurban olurum sana” derken kimsenin bilmediği kadar ciddi olmaktır.

Bu gün geçmiş 32 yıl süresince senede birkaç gün annesini görebilen ben ondan 32 gün ayrı kalasım yok. Yanında olduğum sürece annemi her gün görmenin mutluluğuyla, asla ödeyemeyeceğimiz hakkını ve verdiği sevginin zerresini iade etme şansını bulduğum için bugün mutluyum ona doğru yoldayım. 

Çamaşır makinası sorun ne bilmiyorum belki tamir yerine yeni bir makina daha akıllıca olacak. Annem benim en güzelini hakediyor. Sabahtan beri beni yoldayım diye merak ettiği için sürekli telefon etmek istiyor ama kendine hakim oluyor bekliyor, eminim. 😉

İzmirde ben aradım o Manisa Akhisar Balıkesir  hiç boş geçmedi. Şu an otobüs Bandırma ya vardı. Hemen telefon edeyim de erkenden kısık başına çıkıp tespih elinde oturmasın en son geldiğimde ki gibi .🤔
Annem benim.
Allah onu ve babamı başımızdan eksik etmesin.. İşte Üğcek tepesi de göründü..

İpekböceği

İpekböceği kerevetleri arasında ders yaptığıma göre haziran öncesi ,bahar aylarında bakılırdı sarıköyde evlerimizin nazik misafirlerine, misafirlik süreleri kısıtlı, bakımları sürekli ve çok yorucuydu. Zorlu kış aylarından çıkan Sarıköylü ailelere yaz günlerine girerken koza satışından elde edilecek gelir muhtemel giderleri bir nebze karşılayacak para girişi, beklenen sarıköy ve Gönen panayırları öncesi aile bütçelerine ciddi bir destektir ipekböceği.

Eminim benim gibi birçok çocuk ilk defa bir lokantaya Bursa Koza Han’a kozaları teslim etmeye gittiğinde girmiştir. Benim içinde öyle oldu rahmetli dedem ve mahalleden birkaç komşu rahmetli Zühtü amcanın kamyonu ile Bursaya gittiğimizde girmiştik lokantaya hep beraber. Salaş bir binada yüksek bir duvara indirme çatılı lokantada 6 yada yedi üzeri formika kaplı masa, metal ayaklı sandalyeler vardı. Yemek tezgah arkasında beyaz önlüğü beline sıkıca bağlamış aşcı amca buyur etmişti bizi içeri, izmir köfte, kavruk arpa şehriyeli pirinç pilavı ve ayva komposto sipariş etmişti dedem benim için ve yanında çarşı ekmeği.😉

Tadı damağımızda kalmış olacak bugün hâla eşimden bu menüyü bazen isterim akşam yemeklerinde ve gizli bir fantazidir benim için arkadaşlarla bir Türk restorantına gidersek, mutlaka gözlerim arar ve isterim.

İlk baharın mevsiminin nisan ayının son haftalarında zehir atmaya gelecekler diye evde muazzam bir telaşlı hazırlık yapılırdı. Evin böcek bakılacak tüm oda ve salonlar eşyalardan boşaltılır badana edilir ve temizlenirdi. Babaannemin iki katlı hanayında üst kat iki yatak odasına yığılırdı eşyalar. Alt katta sadece babaannem ve dedemin uyuduğu odası birde mutfak muhafaza edilir diğer her yer zehir atılacak duruma hazır edilir ilk paketlerin açılacağı kerevet ve ayakları, kullanılacak file ve kapancalarda zehire maruz kalıp temizlensin diye ilk odaya özenle konurdu.
Böceklik damı ise bir önceki dönemden depolanan ayaklar, kerevetler bahçeye dedemin koyduğu eşeklerin üzerine özenle istif edilir, fileler, kapancalar, seleler, çergiler hepsi elden geçerdi. Onarım işinde dedem usta,amcam kalfa ben getir götür işleri olarak yardımcıydım. Hepsi elden geçer sonra köy deresinde yıkanarak temizlenmeleri için traktör römorkuna istiflenirlerdi, Süleyman amcamın o kadar malzemeyi römorka sığdırmasını hayranlıkla izlerdim. Keçi dereye gidilecekse topraklık mevkii sonundaki meydan geçidi yada uzunparaya giderken ayvalı dere altındaki geçite gidilir, köy deresine gidilecekse köy çıkışında çınarlı yol bitimindeki soğuk hava deposu yanından, salhanenin dibinden yeni dere yatağına traktörle römork arkada girilir, dere yatağında biriketçilere dere kumu çeken traktörlerin yol izi takip edilerek yukarı gidip bizim çayıra varmadan küçük parça yonca tarlasının izasındaki derenin dirsek yaptığı meydanlık yere varınca dururduk. Burada ayaklar, kerevetler, fileler, kapancalar, seleler güzelce yıkanır, kurumaları için etrafa düzgünce serilir ögle güneşi altında kurumaları beklenirdi. Beklerken en güzel aktivite biz mahallenin çocuklarına doncak suyun akıntısına kendimizi bırakarak dize kadar suda yüzmek olurdu.Kuruyan malzemeleri tekrar römorka dizerken bu sefer etrafta beyaz donlar kurumaları için yüksekçe balık otlarına asılır rüzgarda hafif hafif sallanırken kurur, kurumaz ise kerevetlere asılı eve giderdi.😉

Eve vardığımızda ayaklar ve kerevetler özenle böceklik damına indirilir, kurulur ben ve benim gibi küçük erkeklerde bir kereveti tek başına taşıyabilme gururunu yaşar birbirimizle yarışırdık. Kerevet ayaklarının bazıları dörtlü, bazıları beşliydi, kerevetler arası hesaplanır, soba kurulacak yer belirlenir, kapanca, file ve diğer çergiler içeride bırakılır şimdi adını hatırlayamadığım gözlüklü ve bir gözü hafif kayık bir amca vardı, sanırım koza kooparatifindendi bu amca, böcekler nerede bakılacağını kontrol eder, belkide onaylardı hazırlıklar tamam mı diye. Evde maşınga kurulu bahçe tarafı oda yada yol tarafındaki oda ilk paketlerin açılması için uygundu her yıl olduğu gibi.
Zehir atmaya gaz maskesi ile geldiklerindeki o her tarafı saran kötü kokuyu ve nasıl genizimizi,gözlerimizi yaktığını hatırlıyorum. 🤔

Üç yüzük böcek bakıyor, beş paket böcek bakıyor, tohumluk böcek, alaca, karagöz lafı beni hep meraklandırırdı, buradaki yüzük terzi yüzüğü olsa gerek, eminim görenler vardır, bu yüzükle dolu dolu 3 ipekböceği tohumu konduğunda 3 paket oluyordu. Rahmetli babaannemler kaç paket bakıyordu hatırlamıyorum fakat gizli gizli tohumlardan ipek böcekleri çıktı mı diye baktığımı hatırlıyorum. Babaannemin bir kaz tüyü vardı bu tohumları özenle kontrol eder, yeşil bir duvar derecesinden oda sıcaklığını kontrol ederdi.

İpek böceklerinin evreleri vardı, Birinci Alada, ikinci Alada,koca alada her ne demekse? Sanırım büyüdükçe ipek böcekleri deri atıyordu. İlk özenle kesilmiş dut yaprakları belki bur demet dutluktan getirilir, şımallar tek tek yapraklar sapları alınmadan sadece yapraklar alınır acı uç filizler bile alınmaz bırakılırdı. Yapraklar kapanca yada sini içine konan dikdörtken kütük üzerinde kalın suratlı keskin ahşap saplı bıçakla çok ince ince kıyılır ve bu küçüçük tırtılların üzerine elle tek tek incecik serpilirdi. İncecik kara renkli tırtıllar yarım saat sonra hepsi yaprakların üzerine çıkar bizde izlerdik kardeşimle beraber gizli gizli, çocukluk işte😉 Annem kırk tembih verirdi sakın elinizle dokunmayın diye.
Sabah, akşam öğünleri vardı hatırladığım kadar sonra bu öğünler 8 saatte bir ile sabah ikindi, geceyarısı gibi üçe çıkıyordu. Önceleri bir demet dut yaprağı gelirken ,kozadan hemen önce sabah 20 demet, akşam 20 demet dut dalı kestiğimizi hatırlıyorum.

Sarıköyün mezarlık tarafı çıkışında dedemin bir dutluğu vardı, eski bir dutluktu burası, yol seviyesinden yüksek büyük taşlarla istinad duvarı yapılmış Üğcek tepesi ve civarında bolca çıkan horasan duvarlar bu dutlukta da vardı. Bu dutluğun asvalt yol tarafına traktörü yanaştırıp az önce dut bıçakları ile dedem ve babamın kestiği dut dalları benim tarafından demet öbekleri olarak toplanır, iki dut şımalını özel bir teknikle bağçık yapan babam tarafından tek tek bağlanır, demetleri dedem ve babam sırtında taşır sonra römorkun içine atarlardı. Rahmetli dedem benim taşıya bileceğim kadar demet bağlar taşımamı izler sonra demetle beni beraber römorka atardı. 😉 boğuşurduk ter içinde babam traktörü eve sürerken.
Önceleri yaprak yaprak tek tek koparılan dut yaprakları kıyılarak verilir, mahallemizin komşuları her zaman yardıma gelir inanılmaz bir güçbirliği oluşurdu. Hatice ninemiz rahmetli o bile oturduğu yerden filiz koparır yardım ederdi, Annemin anneannesi rahmetli Fatma ninem, kardeşi Ayşe ninem hiç üşenmez yardıma gelirlerdi. Rahmetli Ayşe teyzemin lakabı böcekçi nineydi kız kardeşim Çiğdem için, öyle bilirdi, o da kardeşimi doyurur kolar gözetirdi annemin telaşlı koşturmacalarında.

Babaannemin, Feriha halamın, Emine halamın yaprak kıyışı ve tekniklerini ben bugün hala çok denerim ıspanak keserken yinede onlarınki gibi olmuyor.
Cefakar annem, onun gecesi gündüzüne karışırdı. İpekböceği bakma işin düzeni, gelen giden, yapraklama, file serme, alt alma,öğün yemeği bulaşığı kardeşimin ve benim yemem içmem derken çok yorulurdu. O çok yoruluyor diye ona yardım edeceğim derken bende harap bitap düşerdim. Kerevetlerin arasında ders çalışır ipek böceklerinin yaprakları yerken çıkardıkları fasırtıyı dinlerdim.
Nineler, akraba kızları, annemin kızlık arkadaşları, komşumuz tekelerin cemile yengem, rahmetli çakarların ayşe yengem, yörükellezlerin Neriman yengem, teyzelerim, mahallenin genç kızları hep birlikte bu süreli ama hummalı çalışmada hiç karşılık beklemeden çalışır destek olurlardı. Allah hepsinden razı olsun.
Sonra sıra ipek böceklerinin nereye koza yapacağı konusu gündeme gelirdi, kovalık kesmeye topraklığa giderdik hep beraber dedem,amcam,babam, kesilen kovalıklar bir demet olur sonra bunlar eşit boylarda kesilir eve getirilirdi.
Dedemin müthiş zekası ile bir matkap, 2 metre balya teli ile matkapla bükülen telin arasına bu kovalık çubukları tam ortasından azar azar verilerek döndürülen dönen telin arasına sıkıştırılır ve bir fırça görünümü alırdı. Bunlar kerevetlerin üzerine özenle dizilir sararan koza yapmaya hazır olgunlaşmış ipek böcekleri bir seyyar ışık yardımıyla yine tüm mahhalle imece yapılır tek tek gözle seçilir çıplak elle tabak ve leğenlere doldurulup azar azar bu kovalıklara bırakılır üzerlerine yağlı keğıtlar örtülürdü.

İpek böceğinin koza yapışını izlemek müthiş bir manzaradır işleri bittiğinde her yer bembeyaz ipek olur arasında kozalar. Olgunlaşan kozalar hemen toplanır, yine imece çalışması ile kozalar toplanır, çıkrıklarda üzerindeki fazla ipek alınır, çıkrıkların yetmediği yerde el ile bu işlem biter ve koza kooparatifinin verdiği büyük küfe ve selelere doldurulurdu.
Tek tek kamyona konmadan önce ağzına kadar ipekböceği kozası ile doldurulmuş üstü çarşafla kapanmış olan küfeler bir omuz tartısında ağırlıkları alınır küfe darası düşülüp hesaplanırdı. Bu hesap üç aşa beş yukarı koza halinde de tutardı. İşte mutlu hayaller ve üzücü hayal kırıklığı burada çıkan rakamlarda ortaya çıkardı.🤔
Kozalar küfelerde kızışmasın diye gece yarısından sonra tüm kamyonu dolduracak olan diğer ipek böceği bakan ailelerde dolaşılır, kamyon dolduğu son evden dualarla yola çıkılırdı. Sabah ilk ışıklarla Bursa koza kooparatifinde kamyondaki küfeler tartıya girer kilo hesabıyla parası hesaplanır öğleye doğru parası nakit tahsil edilmek üzere yakınlarda beklenirdi. Koza parası ile dedem bize Annamlere değişik hediyeler alır, yorgunluklar bir nebze geçerdi.

İpek böceği bititğinde kerevetler ve ayaklar bir sonraki yıl için böceklik damındaki yerlerine konulur, bahçede dut şımalı yığınları tara ile fırınlık, sobalık, maşıngalık olarak kesilir, Dut şımallarının kalınlarından sıyrılan kabuklar ile testeler bağlanır Böceklik damının bahçe tarafındaki üzeri galvenez karaltıya özenle kışın yakılmak üzere dizilirdi.

Kısa bir sürede çok yoğun tempodaki bu çalışma ve sonrasında yakındaki sarıköy panayırının heyacanı, okulların tatile girmesi, İstanbuldan Sevgi halamların,Yücel halamların ,Hüseyin amcamların, Nebiye halamların gelişi ile misafiri hiç eksik olmayan evimizde akşam yemeklerinde lades tutuşulan, yerken sıkma mantıda şans nohudu aranan öğlen kocakulak hamuru, sabahları mutlaka baklalı tarhana çorbası içilen gecesi düğünü eksik olmayan, ezan saatine çocukların sokaklarda birarada kızlı erkekli oynadığı, kapı önlerinde komşu annelerin oturduğu, hamam bayırı yeli ile ovadan esen dere yeli arasında biraz tezek biraz filbahri, biraz demirhindi kokan yaz günleri başlardı Sarıköyde.
Tamer Gödekoğlu

Baklalı Tarhana çorbası

Porta altına açılan ahşap mutfak kapısı açık kalmasın diye dedemin dahice fikri ile bağladığı bir yay açılan kapıyı geri çeker kapatırdı. Çocukluğumda sabahları tek basamaklı bu kapı eşiğine oturup onunla oynamak pek eğlenceli olurdu; bir tekme kapı açılır sonra kendi kendine geri gelir, sonra bir tekme daha.

O sabah böceklik damının çatısından aşan, bardacık eriğini, tatlı erik dallarını geçen sabah güneşinin ilk ışıkları porta altındaki en dip toprak sıvalı köşeyi aydınlatıyordu. Babaannem fırının yanındaki ocakta her sabah olduğu gibi dışı simsiyah is kaplı büyükçe bir tavada su ısıtıyordu. Isıtılan bu sıcak su az sonra sabah bakımı yapılacak ineklere yarma bulamacı yapmak için kullanılacak. Annemin az önce kucağıma bıraktığı derince bir tas içindeki geceden suya ıslanmış şişmiş kuru baklaların kabuklarını soyarken her kapıya attığım tekme ve kapı geri gelene kadar bir baklanın kabuklarını soyuyordum.
Kulağımda annemin az önce mutfak telli dolabı üzerinde sesini açtığı radyodaki hafif cızırtılı sanat müziği ” bir ihtimal daha var, oda ölmek mi dersin? Söyle canım ne dersin?” Ses bir alçalıp bir yükseliyor radyoda. Bir taraftan da annemin baklaları kucağıma koyarken ne demek istediğini düşünüyordum ” tekkeyi bekleyen çorbayı içer” “emeksiz yemek olmaz, hadi bakalım baklaları sen soy, o zaman tarhana çorbası daha tatlı olur”. Baklaları ben soysam neden bu her sabah içtiğimiz tarhana çorbası daha lezzetli olsun ki? 🤔

Radyodaki harika şarkı bitti, şimdi hersabah dedemin dinlediğı haberler başlıyor, dedem geç kaldı bu sabah, kavede sohbet iyi yada önemli birşey oldu herhalde. Haberleri sunan oldukça heyecanla okuyor. Annem ” sus bakem ” “Kıbrısa çıkmış kahraman askerlerimiz, hemde barış götürmüşler yanlarında adaya” Beşparmak dağları dedi haberde üğcekten daha mı yüksek acaba diye düşünürken, tavada su kaynayan ocağın hemen sol tarafındaki fırına biraz daha dut şımalı atan babanemi izliyorum. Kırmızı sarı bazen alaca alevler fırının dili gibi kısa aralıklarla dışarıya zorluyor ve kokusunu bugün bile hatırladığım o duman kokusu etrafı sarıyor, dumanla birlikte porta altına giren sabah ışıkları daha da düz ve keskin çizgiler ile giriyor şimdi .

Dedemin büyük bir ustalıkla yaptığı bu fırın toprak ve saman karışımı bir harçla her sene baharda sıvanır, etraf mis gibi toprak kokardı. Şimdi biraz islenmiş olan fırın ağzında ezilerek düzlenmiş bir teneke parçası kapak görevi yapıyor, baba annemin maharetli ellerinde, fırına kah bir kürek, kah bir süpürge giriyor ve sonunda annemin ben bakla soyarken tepsilere hazırladığı ekmek olacak hamurlar babaannemin maharetli fırın küreği üstünde bir bir ısınmış fırının içinde yerini alıyor.
Az sonra ortalığı harika bir pişmiş hamur kokusu sarıyor, fırın kontrol için açılıp kapağı kapatırken aradan gözlediğim ekmekler kabarmak üzere artık.
Süleyman amcam hayvan damına girip inekleri salıyor ve tek tek dışarı avluya çıkan inekler bildikleri kuyu başındaki yalağa yanaşıyorlar, şimdi sıra bende zorlu bakla soyma görevi sonrası her ne kadar amcam kadar hızlı çekemesem de, kuyudan yapabildiğimce hızlı suyu çekiyorum tulumbayla. İneklerin bir biriyle boğuşması hafif koşturmalı hareketlerini izlerken amcam yandaki karaltıdan sesleniyor. Sıcak su ile karışan yarmalar lapa şekline geliyor ve nefis ıslak buğday kepek ve arpa yarması kokusu sarıyor etrafı. Ben bulamacı karıştırırken amcam ineklerin yemliklerine saman dolduruyor ve maşrapayla kovalara doldurduğum lapa halindeki yemi samanların üzerine rastgele atıp karıştırıyor. Yarma lapasının nefis kokusu hakkında inekler de benimle aynı fikirde olacak ki hepsi birden damda yerlerine koşarak gidiyor ve tekrar boyun bağları güzelce bağlanıyor.

Dışarı çıktığımızda etrafı saran mis gibi taze ekmek kokusu ve porta kapısının daha da aydınlandığı bir anda dedem çarşıdan geliyor. Şimdi kahvaltı vakti her sabah olduğu gibi. Annem benim kabuklarını soyduğum baklalar ile baklalı tarhana çorbasını pişirmiş, çay beyaz set üstü aygazda demlenmiş maşınganın üstünde tıslaya tıslaya fokurduyor hala, ve yer sofrasında her birimiz yerimizi alıyoruz.
Taze ekmek kokusunun ,tarhana çorbasına, taze domates kokusunun tavada yumurtaya karıştığı bir yer sofrasında yeni bir güne başlarken dedem her sabah ki gibi babaanneme sesleniyor ” patlıcan turşusu çıkarsanya biraz” ah işte annem elinde tabakla geliyor salon tarafından, kilerden ahşap fıçıdan çıkarmış asma yaprağına sarılmış kereviz sapıyla bağlı patlıcan turşularını.

Rahmetle anıyorum Dedemi, Babaannemi, Ruhları şad olsun. biz onlardan razı olduk. Allah da onlardan razı olsun.

Güzel günlerdi…

Üzüm bağı

Salkım salkım sele sepet üzüm, siyah yeşil sarı, pembe, kokulu.

Rahmetli İsmail dedem severdi torun, tombalak;çoluk, çocuk; hısım, akraba; konu,komşu hep bir arada bir yerlere birlikte gitmeyi. Bizde bekler dururduk torunları.
Sarıköyün hemen dışındaki bağlara üzüm kesmeye, hasat vakti ürünü alınan tarlaya başaklamaya, Gerenlere karpuz toplamaya, Tahir ovada pıtırın çiftliğine denize, hamam bayırındaki tarlaya düğlek toplamaya, nohut, mısır kırmaya, dereköy hıdırelezine, Çakıroba köyüne su doldurmaya, ceviz toplamaya hep birlikte gidilirse tadına doyum olmaz muhabbet asla bitmez bir sonraki birlikte gidilecek yere dair söz alınır hayaller paylaşılırdı. Hele istanbul dan halamın guzel kızı olan komşularıda ziyaretimize gelmişse bir başka güzel olurdu bana.😉
Yaz tatili izin günlerine denk gelen bu sıcak günlerde Nebiye halamlar Fransadan, Sevgi ve Yücel halamlar İstanbuldan, Ülkü halamlar Edincikten, Mutlu halamlar, Süleyman amcamlar, ve biz kardeşlerim Çiğdem ve Şerife, Rahmetli Emine, Sebahat halamlar, ismet anne, Babaannem ve annem römorkta oturmaya yer kalmaz , büyük bir aile olmanın güzelliğini yaşardık.
Dedemin öğle yemeği sofrasında kestiği kalem şaşmaz düz karpuz dilimlerini sularını akıta akıta ayakta tüm diğer çocuklarla birlikte elimizdeki peyniri katık ederek yemek pek güzel olurdu. Karpuz suyundan az sonra parmakları yapışan şehirde büyüyen akraba çocukları ellerini anneleri yardımı ile yıkama telaşına düşerken bizler ilk azmak yada derede varsa yakında sesi duyulan bir pancar motoru onun artezyen suyunda ellerimizi yıkar herzaman olduğu gibi ağzımızı tişört koluna, ellerimizi pantalon arkasına siler tertemiz olurduk.🤔

Karpuzun tatlı suyunu akıtmadan ısırmak, arada bir tuzlu inek peynirinden bir ısırıkla iki tadı damakta birleştirmek, ezilen çimlerin kokusu ve etraftaki toprak kokusu ne doyumsuz bir uyumdu büyüyen küçük bedenlerimize. Belki adı huzurdu kimbilir?
Üzüm bağına gittiğimizde yolun iki tarafı karamuklarla dolu olur römortan inen ilk onların tadına bakar, ellimle toplayıp getirdiğim karamukları babaannem yemeden önce. “bismillah, eski ağza bildik tad” der sonra yerdi.

Pekmez ve balın tek tatlı olduğu babamların çocukluğunda bu bağ iki şarakmana üzüm verirmiş, eski rumların aşıladığı çesit çeşit üzümlerle dolu bir bağdı etrafı elma ağaçları girişinde sağda muşmula ağacları. O günlerde her evin bir bağı mutlaka varmış Sarıköyde.

Bağa girişi kapatan çalı kapı kenara çekildiğinde biz çocuklar koşarak içeri girerdik. Üzüm herekelerinin arasında beğendiğin sevdiğin üzüme yanaşıp elleriyle kopararak yemek, tatmak, ekşi ise yüz buruşturmak, tatlı ise diğerlerini bu keşiften haberdar etmek ne keyifti. Üzümleri yerken bir taraftan dedemin diğer yetişkinlere neyi nasıl budadığını nasıl aşıladığını, ne kadar belleme parası verdiğini, ne kadar hayvan gübresi çektiğini, göz taşı., kükürt atma anlatışları ve sırası ile ismi ile üzümlerin tadılması en sevdiğim andı.

Başak otlarını, kız kaçıran otlarını kızların saçına atmak, saat otlarını küçüklere göstererek onları sevindirmek herekeler ve tezekler arasında yürüyemeyen küçükleri “hoppa” diye omzumuza aldığımızdaki sevinçleri unutulmazdı.
Üzüm konacak sepetler, kapancalar, sele ve kasalar römorkta dizilir, yavaş yavaş dedemin tek tek kestiği üzüm salkımları biz çocuklar tarafından küçük sepetlerle taşınması ile dolar, her birinin üzeri asma uç fışkanları koparılarak babaannem tarafından özenle kapatılırdı. Dedemin ısrarla bu çakal üzümü, bu kara üzüm, bu çavuş üzümü, bu kokulu demesine rağmen onun istediği gibi üzümler hiçbir zaman römorkta ayrı ayrı konmaz bu konuda mutlaka babaannemle dedem gülüşerek atışırdı.😉

Köye dönüş yolunda her bir akrabamızın evinin önünde durduğumuzda inenlerin yanına fazla fazla toplanandan vermenin bereketi artırdığına inanılır babaannemin “kıza da yolla” ” oğlanada verirsin” ” aaa kaç kişisiniz şunca üzüm yenmez mi?” ” bizim dede bıraksan bi sepet yir” diyerek gönüller hayır ve bereket dualarını alırdı.
Bizim mahallede akşam ezanı öncesi porta kapıya yanaşan 135 masey ferguson traktör römoğundan mahallede seslenilen komşular çağrılır onlarada üzüm ikram edilirdi. Annemin hazırladığı iki torba üzümü biri horoz çeşme mahallesinde annemin anneamnesi Fatma nineme, diğeri Bekirler kısığında sevgili anne anneme koşarak bir solukta götürürdüm.
Eve döndüğümde yer sofrası annem tarafından çar çabuk hazırlanmış olur, her birimiz ellerimizi yıkar yerimize diz dize oturur sohbetle akşam yemeğini heyecanla yerdik.
Yorgun çocuk bedenlerimiz karnımız doyduğunda hemen siyah beyaz önü mavi camlı Nortmende televizyonun olduğu odaya gider pufuduk yer mineri üstünde yatarak yayının başlamasını sabırsızlıkla beklerdik.
TRT yazısı çıktı bile. Şimdi istiklal marşı başlar.
O da ne sokaktan çocuk sesleri geliyor. ” saklanbaç oynayanlar elime mum diksin”🤔

Sarıköy Panayırı

Yaz tatili başladı fakat yaklaşık 25 gündür evimizde yoğun bir ipek böceği çalışması var ipek böcekleri koca aladalar sabah akşam birer römork dut demeti getiriyoruz ve daha kozaya bir hafta var. Okullar tatil oldu ama mutsuzum, benim için okulların tatil olması hafta içi de çalışmak demek, okul açıkken ders, ödev bahanesi ile iyi oluyordu😀. Bu nedenle yaz tatiline pek sevinemezdim fakat panayırlara az kaldığı için heyecanlanırdım. Panayıra kadar günler geçmek bilmezdi.🤔Prinç tarlalarında ilk tir temizleme yada su zehirlerine denk gelen günlerde panayırda olmak yerine ovada tarlada tirlerin üzerinde canbazlık yaparak kova yada tenekeyle zehir taşımak hiç keyifli olmaz, bir taraftan güneşin sıcağı bir taraftan havadaki nem boğardı hepimizi.
Pirinç tarlalarında su zehirini babam motorlu ile amcam tulumbayla atar her ikisininde omuzları kıp kırmızı olurdu, ben onlara tenekeyle zehiri taşıdığım için benim ellerim su toplar, ellerim patladığında çok canım yanardı.Motorlu pompa arıza yapıp babam sanayiye tamiri için gittiğinde fırsattan istifade nefeslenirdik. Benzinli motoru olan pompanın deposuna bir küp şeker atarsak hiç çalışmayacağını o günlerde ögrenmiş panayırda eğer tarlaya gelirsek bu planı yapmakla ilgili gizli plan yaptığımızı, panayırdaki buz gibi limonatanın hayalini kurduğumuzu da hatırlıyorum.

Dondurmacılarda Limonata gibi vişne suyuda kocaman bir buzun üzerine akardı çeşmesinden durmadan ve otomatik karıştıran plastik bir kaşığı vardı ayran soğutucuların. Ayran köpüğünü höpürdetmeyen varmı?😀

Biga panayırını duyardık ama gidemezdik fakat Sarıköy panayırına günleri sayardık.İlk panayırcılar geldiğinde sanayinin ordan büyük çınarlı yoldan tarlaya gidiş gelişte yanından geçerken gelişmeleri izlerdik. Ben her sabah eski top sahasının yanındaki çayır tarlaya inekleri kapatmak için götürüşümde her defasında heyecanla onları izlerdim. Kiralık bisiklet verenler harmanlarda parkın köşesinden buzhaneye doğru büyük çınar ağaçlarının altında asvalta paralel 3 tekerlekli bisiklet, 2 tekerlekli bisiklet ve mobilet kiraya verirlerdi.Rahmetli Dedem ve hademe Mehmet amca ve diğer arkadaşları parkın köşesinde bazende limonatacılarda oturlardı.

Dedemden harçlık kapmak ve bisikletlere binmek ne doyumsuz bir heyecandı çocukluğumda, rahmetli dedem bazen dondurma bazen limonata ısmarlardı ama bisiklete binicem diye o limonatayı nasıl içtiğimi bilmezdim.Limonata, vişne suyu ve ayran içilen, dondurma yenen masa ve sandalyelerde parlak ışıklar altında aileler beraber düğüne gider gibi hazırlanır dondurma yenir, Limonata içilirdi hep beraber. Panayırda çocuklar dönme dolap, Uçan sancak, gibi eğlencelerde bilet elde heyecanla beklerdi.

Büyük uçan sancaklara binmek cesaret ister, bir nevi erkelik sınavı gibiydi, büyük uçan sancakların o ilk tahta merdivenlerinden çıkıp ilk kez bir önceki seferden inenlerden boşalan bir uçan sandalye kapıp oturuşumu ve heyecanımı hala hatırlıyorum. Uçan sandalyeye binme cesaretini gösterme sebebim olan kızda hemen önümdeki sandalyede oturuyordu gün boyu bu an için kaş göz işaretiyle anlaşmış anca denk gelebildik, çok güzel etekleri fırfırlı elbisesiyle bir kelebek gibi bu akşam, 🤔belki yan yana uçarız kim bilir.

Kızlı erkekli uzaktan bakışmak, bakışlardan mana çıkararak sessiz konuşmak bir yetenektir. Akşam panayır sokaklarında turlarken genç delikanlılar kızları takip eder, izler görüşmek için uygun bir ortam arardı, onun için aldığı ufak bir hediyeyi çaktırmadan verebilmek büyük maharet, sevgilinin küçük kardeşini yada mahalleden bir ufaklığı haber getirip, götüren bahşişle çalışan posta güvercini yapmak başarıydı.

Nişanlı olanların işi daha kolay olurdu, enişte bey kız tarafını evinden almaya gider birlikte panayır yerine düğüne gider gibi yürüyerek gelinir, limonatacı yada dondurmacıda yan yana birleştirilerek masalara oturulurdu. Siparişler alınır, hesabı mutlaka damat o gece için babasından aldığı para ile nakten öderdi. Masa başındaki kaçamak bakışlardan kaynana ve görümceler damadı süzer bir bahşiş verip vermediğinden nasıl duruduğuna kadar süzer akrabalar kusur arardı. Damat muhtemel uzun samsun içerken o geceye özel açılmış uzun marlbora paketini gömleğin cebine koyar hısım akrabadan arkadaşlara kadar bonkörce ikram ederdi.

Dönme dolap yada uçan sancaklara akraba kızları ve nişanlılar birlikte gider, biletleri damat alır, nişanlısı kızla göz göze geldiğinde bilet pulunu eline bırakırken bir tutam parmaklarını tutar merdivenlerde tutuşan eller aile büyüklerinden uzakta ve kalabalığın korumasında bi daha hiç ayrılmazdı. Nişanlı çiftin yanyana oturmasına özen gösteren komşu ve akraba kızları bu durumu kıkırdaşarak izler, kendi yavuklularını aşağıda görmeye çalışırlardı.

Panayırda akşam yemeği olarak, börek yemek, tandır yemek pek bi havalı işti, börekçilerin çadır önünde sergiledikleri üsten lambalı hafif geriye yaslanmış tepsilerde nar gibi kızrmış börekler iştah kabartıcıydı. Kuzu çevirme ve tavuk çevirme yemek, paket olarak eve götürmek adettendi.
Daha neler vardı;
Alışveriş yerleri, dükkanlar Sarıköy esnafıda çıkardı Gönenden de gelenler olurdu tabi.
Panayır yeri berberleri Sarıköy esnafından olur sakal traşı bahanesine sarıköylülerin civar köylerden gelen ahbapları ile buluşma yeri gibi kalabalık olurdu, gelsin çaylar parktan.
Jandarma çadırı – hemen girişte sağda parkın köşesinde panayırın güvenliği için çalışırlar, gece bekçileride emniyeti sağlardı.
Manavlar vardı belkide pazarcı esnafı demek daha doğru, tabiki muz tezgahın kralıydı ve torunlarını çok seven dedeler kıyardı paraya sırf onların tatlı tatlı “dedeeeee, muz almışsın” derken parlayan gözlerini görmek için.

Züccaciye – Aliminyum, plastik, ev eşyaları
Çerezciler, – Beyaz Şekerli leblebi olmazsa olmaz, köpük helva herkese iyi gelirdi.

Kumarcılar vardı çınar ağaçlarının altında bir kaç sokak olur, parlak yuvarlanan top kadife ile silinir nerede duracak tahminleri para ile alınır “şanslı numaradan” misli kazanma hayali hep taze tutulur nedense top hep boş numara üstünde daha çok dururdu. Ne hikmetse?🤔 köyümüzün adı iyi bilinen zengin ailelerin hayırsız, sarıköy deyimi ile yuva delikanlıları buraları mesken tutardı.

Halkacılar en rağbet gören yerdi, sigara kazanmak isteyen, kendinin usta atıcı olduğuna inananları beklerdiler. Küçük halkanın çapı uzunluğundaki uzun sigara paketlerine sihirbaz nidasıyla halka atarken, kafası güzel abilerimin elleri hiç halkasız bırakmayan şalvarlı fingirdek çingene kızları tarafından bir tavuk gibi yolunuşunu izlerdik. Büyük halkalar vardı tabi parası da büyük.

Halkalarda başarılı olamayan sigara içmek isteyen yada gömlek cebinde bir paket marlbora olsun diyenler için Torbacılar vardı bir kartta 3 rakam tutturmak için torbadan numara çekilir kartta elindeki numara varsa 1 paket kazanır fakat hiç çıkmaz ise Tombalacının ” en şanslı kartı aldın bence şansını kırma devam et” gazı genelde işe yarardı gazla çalışan köyüm delikanlılarda.

Adı üstünde Üç kağıtçılar vardı , – “bul karayı al parayı” der ne zaman görsen hep kazanan, kolayca karayı bulan biri vardı. Ta ki yemi yutan biri yandan para basana kadar. Av geldi😀

Bayan kaleciye gol atmak ne kadar zor olabilir ki diyenlere Penaltıcılar vardı. Nesine tahmin edin?🤔 tabiki yine sigarasına ama Malbora.
İlk iki şutu gole çevirince daha bi havalı topu diken ağır abilerin 3 cü vuruşta kendinden beklenmeyen bir çeviklikle bayan kalecinin topu tutuşu karşısındaki şaşkınlıklarını izlemeye değerdi. Hadi bi daha.

En sevdiğimiz ve önünde en çok kalabalık olan
delikanlıların yavuklusuna en yakın durabildiği tek yer eşya piyangosu bir çok işe yarar ev eşyaları yanında en büyük hediye Mobiletti herkesin hayalini süsleyen.

Avcılar yavuklusuna , eşine yada çocuklarına ne kadar usta atıcı olduğunu göstermek isterse Tüfekçiler vardı, tek kırma saçma atan bu hava basınçlı tüfeklere saçma dolduran kızlar neden acaba hep güzellerden seçilirdi.🤔 Hedefi vurdun mu düştüğü yerde karpit patlatırdı 3 te 3 vurdun mu hediye gelirdi. Yada yeni atış hakkı olarak 3 tek saçma daha kullanılır para ödenmezdi. En çok duyduğumuz bahane ” sağa çekiyor bu tüfekler abi” 😀

Ah önlerinden geçmekten her zaman büyük keyif aldığım börekçiler asla bir porsiyonun yeterli olmadığı panayır böreği, kıymalı ve peynirli böreklerden ailecek birlikte yemek harikaydı. Çadır restoran önünde sergilenen nar gibi kızarmış tepsi tepsi börekler üsten 100 lük ampül ile aydınlatılırdı. Seyretmesi bile güzel.

Tabiki büyük abiler için Meyhane çadırları kurulur önünden geçerken havadaki anoson kokusu biz küçük adamların birazda hoşumuza giderdi, büyükler gibi sarhoş yürüyüşü yapardık salına salına gülüşerek yürürdük kahkalarla ..”sadıcım içmicektik bu kadar”

Tandır yemek orta sınıf üstü bir tercihti, yinede dolup taştığını hatırlıyorum. Yemek yiyenler çok iyi kazanan kumar oynatan panayırcılar mı acaba?🤔
Helvacılar vardı Köpük helva, kırmızı helva, Tahinli helva satarlardı eve dönüş yolundaki ailelere.
Kayık sancaklar delikanlı işiydi. Karşıliklı yüz yüze bakacak şekilde ayakta durup salıncak en üst noktaya geldiği taraftaki dizlerini kırar ve bu itmelerle salıncak gerçekten çok yükselerek izleyenlerin yüreğini hoplatırdı. Süre bitiminde kayığın altındaki tahtayı hafifçe kaldırıp fren yaparlardı.

Küçük uçan sancaklar çocuklar için büyük uçan sancaklar yetişkinler içindi. Ailelerin ve grup kızların en büyük tercihi dönme dolap tabiki en üstünde durmak heyecan vericiydi.

Canbazlar vardı ip canbazı gözünü kapatarak nasıldı yürürdü gergin halat üstünde ve elinde sadece up uzun sırık.
Ahsap bir silindirde motorsiklet ile silindirin duvarlarına bir genç java motorbisikletle surekli durmaksızın tur atar en son bayrak açardı ve alkışlar kopardı.

İlginç hayvanlar gelirdi sirk diyemicek kadar küçük, çadırda ilginç hayvanlar gösterilirdi. Bir keresinde deniz aslanıydı sanırım Manda kadar büyük bu balığı gördüğümde çok şaşırdım.
Gecenin serinliğinde geç saatlere kadar süren bu şölen her biri diğerinden heyecanlı 3 gün sürer 3. gün gece çok hüzünlü olurdu Bir Sarıköy panayırın daha tadı damağımızda kalır fakat tek avuntumuz pek yakında başlayacak olan GÖNEN PANAYIRI olurdu.

Gönen’e Panayıra ailecek gitmek gerçekten çok manalı ve unutulmazdı. Gönen panayırı zamanı Minibüslerin ücretlere zam yapma zamanı olurdu panayır için artan fiyatlar bir daha inmez öyle kalırdı.Gönen çayı ve otobüs garajı arasındaki panayır alanında kurulurdu Ben Anne ve Babamın elinden tutarak Garajdan Panayır yerine parkın içinden geçerek yürüdüğümüzü , Panayır böreği yediğimizi, ve eve götürmek için de paket yaptırdığımızı hatırlıyorum. Ne güzel günlerdi Panayırlı günler..
Geri gelmicek ama insan özlüyor işte..
Tamer Gödekoğlu

Kuzu göbeği

İlkbahar yağmurları başladığında Sarıköylüler ova ve bayır meralarında sislerin arasında beyaz mantar avına giderler sepet kolda. Koyun sürülerini izlemek mantar bulma şansınızı azaltır çünkü bu mantarların lezzetini koyunlarda bilir. Gününün ilk ışıkları ile merada olmalı ki rakiplerden önce en güzel mantarları toplayabilesiniz. Bu nedenle Balıkesirden geldiğim gece kahvede sadıcımla sözleştik yarın sabah erken çıkmaya. Mantar toplayacağız😀

Sabah sevgili babamın daha yeni aldığı Fiat 640 Traktöre ilk defa bu kadar erken binmiştim, etraf karanlık olduğu ön farların ışığında önce Bülenti evden aldım ve taşlıpara harman meralarına doğru gitmeye başladık biraz erken çıkmışız hava anca aydınlanıyordu, meranın sonu ulukır altındaki çeşme kenarında traktörü bıraktık ve elimizde sepet dolaştığımızda çok az mantar bulduk ve kesin ikna olduk önümüzden koyun sürüsü geçmiş, çünkü olması gereken mantarlar yoktu.

Traktörü alıp asvaltın üst tarafına geçtik ve bizim bayır tarlalarına çıkan yoldan giderken sağ tarafa laz hocanın tarlası denen mevkide dere yatağına bir traktör izi iniyordu onu takip ettik. Karşı yamada boş gibi görünen bir keçi sayası vardı, boş olduğundan ve etrafta köpek olmadığını görünce indik ve bu keçi sayasından atılan gübrelerin kenarında birkaç tane baya büyük göbek mantar bulduk ,sonra biraz daha içeri ,sağ sol derken çapı bir karış olan manarlardan yarım şeker çuvalı mantar topladık.

Mantarlar bildiğimiz kültür mantarı ama dev boyutlarda emin olmasakta sormak için önce bizi geldik. Annem yenmez bunlar dedi Babaannem keçi gübresinden olmuş dedi ve ” önce ben yerim bir şey olmassa siz yersiniz” ozaman diyerek anneme diyecek birşey bırakmadı, Çiğer gibi temizlenmiş mantarlar yavaş yavaş soğanlı tencereye girmeye başladı ve ocak ateşinde piştiğinde ortalığı bir güzel koku sardı. Ve biz o mantarları afiyetle yedik. Çok da güzel oldu. Ben bir daha öyle mantar toplamadım. Sadıcım hatırlar o günü.

Kısmet olursa bu ilk baharda yine dolaşmalı sepet elde meraları, herkes nasibini bulur tabiki sıcak yataktan çıkıp çıkabilene.🤔

Tamer Gödekoğlu